Ali Hamurcu

Hakikat mi, Huzur mu? Mavi Hapı Kim Seçer?

Ali Hamurcu

Bir insanın ne düşündüğünü öğrenmenin en iyi yolu, ona ne düşündüğünü sormak mıdır? Belki. Ama daha önemli bir soru var: İnsan, düşündüğünü ne ölçüde söyleyebiliyor?

Çünkü düşünmek başka, düşündüğünü söyleyebilmek başka şeydir. İnsanların gerçekten düşündükleriyle başkalarına söylemek zorunda hissettikleri arasında her zaman bir mesafe bulunur. Çoğumuz, farkında olmadan içinde yaşadığımız toplumsal dünyanın kurallarına göre konuşur, bize sunulan hazır kalıpları tekrarlarız.

Bu yazıyı yazmama neden olan olay, yıllar önce ODTÜ’de bir akademisyenin oda kapısına LGBT bayrağı astığını görmemdi. Aynı davranışı bir askerin, valinin, emniyet müdürünün veya hâkimin gerçekleştirmesi ne ölçüde mümkün olurdu?

Burada mesele bayrağın kendisi ya da onu asan kişinin görüşü değil; insanın mesleği nedeniyle hangi düşünceleri ne ölçüde ifade edebildiği. Akademisyen, toplumsal konulardaki görüşlerini akademik özgürlük alanında daha rahat dile getirebilir. Asker ise hiyerarşi, disiplin ve tarafsızlık yükümlülükleriyle çevrilidir. Bürokratın, hâkimin ve kamu yöneticisinin de konumlarından kaynaklanan sorumlulukları vardır.

Elbette bu, akademisyenin her zaman özgür, askerin de düşüncelerini ifade edemeyen biri olduğu anlamına gelmez. Akademisyen kurum baskısı ve kariyer kaygısıyla susabilir; asker de mesleki sınırlarının dışında farklı düşüncelere sahip olabilir. Mesele yalnızca hangi mesleği yaptığımız değil, mesleğimizin düşüncelerimizle aramıza ne kadar mesafe koyduğudur.

Mesleğimiz mi konuşuyor, biz mi?

Bir bürokrattan devletin devamlılığını ve kamu düzenini gözetmesi beklenir. Bir siyasetçi seçmenin tepkisini, bir esnaf müşterisini kaybetmeyi, bir işçi işini yitirmeyi, bir öğrenci notunu düşürmeyi hesaplayabilir. Her biri, kimi zaman düşüncesini söylemek yerine sessiz kalmayı seçer. Görünmez zırhlarımız bizi korurken kendi gerçeğimizi dile getirmemizi de engelleyebilir. Konforlu sessizlik, hakikatin huzursuz edici dünyasından uzak tutan ilk mavi hapımızdır.

Peki ya entelektüel? Onu farklılaştıran, yalnızca bir mesleğe veya unvana sahip olması değil, gerektiğinde kendi çevresinin doğrularını da sorgulayabilmesidir. Kendi düşüncesine karşı kanıt aramak, sevdiği bir fikrin yanlış çıkabileceğini kabul etmek ve gördüğü çelişkileri dile getirmek düşünsel cesaret ister. Akademisyen bilgi üretir; entelektüel ise bilginin ve düşüncenin yerleşik kabullerle ilişkisini de sorgular. İkisi aynı kişide birleşebilir ama akademik unvan, tek başına entelektüel cesaretin garantisi değildir.

Bir insanın ne kadar özgür olduğunu anlamak için yalnızca söylediklerine değil, söylemekten kaçındıklarına ve konuşabilmek için ödemeyi göze aldığı bedele de bakmak gerekir. Ancak suskunluğumuzu yalnızca mesleki baskılar açıklamaz. Dünyayı algılama biçimimiz de neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğimizi etkiler.

Herkes aynı dünyada mı yaşıyor?

Dünyayı yalnızca 0 ve 1’lerden, siyah ve beyazdan ibaret gören anlayış, hayatı kolayca iki kutba indirger. Oysa hayat grinin binbir tonunu ve farklı deneyimleri barındırır. Aynı olay, farklı hayat hikâyelerine sahip insanlar için bambaşka anlamlar taşıyabilir.

Bir asker aynı haberde güvenlik sorununu, bürokrat idari sonucu, esnaf ekonomik maliyeti, siyasetçi seçmen tepkisini, akademisyen toplumsal nedenleri, işçi geçim sıkıntısını görebilir. Haber aynıdır; fakat insanların o habere taşıdığı hayatlar farklıdır. Bu farklılık her zaman bir eksiklik değildir; bazen bir başkasının göremediğini görmemizi sağlar. Sorun, kendi penceremizi dünyanın tamamı sandığımızda başlar.

Köyünden hiç çıkmamış biri, kendi çevresinde geçerli davranışları ve değerleri insanlığın doğal düzeni sanabilir. Ama bu yalnızca küçük yerleşimlerde yaşayanlara özgü değildir; büyük şehirlerde ömrünü geçiren biri de dünyayı kendi şehir deneyimi üzerinden değerlendirebilir. Batı Avrupa şehirlerinde yaşayan biri refahı ve kurumsal işleyişi, başka bir yerde yaşayan biri tarihsel hafızayı, dayanışmayı veya güvenliği öne çıkarabilir. Hiçbiri yalnızca kendi deneyiminden hareketle dünyanın tamamını açıklayamaz.

Ekonomik koşullar da neyi önemli gördüğümüzü belirler. Birikimi olan insanla ay sonunda kirasını ödeyemeyen insan aynı fiyat artışını aynı şekilde yaşamaz. Biri tüketim alışkanlıklarını değiştirirken diğeri sofrasından bir öğünü eksiltmek zorunda kalabilir. İnsanların aynı gerçeğe farklı tepki vermesi, mutlaka birinin haklı diğerinin haksız olduğu anlamına gelmez; bazen her biri gerçeğin farklı bir parçasını görür.

Hoşgörü, insan tanımakla mı başlar?

Farklı hayatlarla karşılaşmak insanı mutlaka daha anlayışlı yapar mı? Bir tatil beldesindeki otel işletmecisi, işini sürdürebilmek için farklı ülkelerden ve kültürlerden gelen müşterilerini anlamaya çalışır. Zamanla yabancısı olduğu davranışlara alışabilir; ancak alışmak, benimsemek demek değildir. Hoşgörülü görünen davranışının arkasında müşterisini kaybetmeme kaygısı da bulunabilir.

Öte yandan az seyahat etmiş biri son derece hoşgörülü, dünyanın birçok ülkesini gezmiş biri ise önyargılı olabilir. Deneyimlerimiz bizi etkiler ama bütünüyle belirlemez. Asıl mesele kaç insan tanıdığımız veya kaç ülke gördüğümüz değil, karşılaştığımız farklılıkların kendi düşüncelerimizi sorgulamasına ne ölçüde izin verdiğimizdir.

Kitaplar kendi dünyamızın dışına çıkarabilir mi?

İnsan yalnızca yaşadıklarıyla değil, okuduklarıyla da şekillenir. Bir roman sayesinde hiç gitmediğimiz bir ülkeyi tanıyabilir, hiç karşılaşmadığımız bir insanın korkusunu anlamaya çalışabiliriz. Tarih kitabı başka bir çağın adaletsizliğini, iktisat kitabı yoksulluğun ardındaki yapıları gösterebilir. Kitaplar bilgi vermenin yanında kendi dar algımızın dışına çıkma imkânı da sunar.

Ama çok kitap okumak da tek başına yeterli değildir. Yalnızca kendi düşüncesini destekleyen kitapları okuyan biri, yüzlerce kitap bitirse bile dar bir düşünce alanında kalabilir. Önemli olan yalnızca kaç kitap okuduğumuz değil, hangi düşüncelere kapımızı açtığımızdır. Kitapları doğrularımızı onaylatmak için mi okuyoruz, yoksa gerektiğinde onları sınamak için mi?

İnsan bazen yeni bilgiler edinir ama bunları mevcut inançlarına uydurur; itirazları anlamak yerine etkisizleştirmeye çalışır. Böylece okumak, düşünceyi özgürleştirmek yerine mevcut kabulleri korumanın aracına dönüşebilir.

Hakikatin bedeli

Bazen hakikate ulaşamamakla ona ulaşmak istememek birbirinden farklıdır. İnsan, inandığı düşüncenin yanlış olduğunu öğrenmekten korkabilir. Yıllardır savunduğu bir fikrin hatalı çıkması, yalnızca düşüncesini değil, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi de sarsabilir. Ailesiyle, çevresiyle veya meslektaşlarıyla ilişkileri zarar görebilir. Bir başkası gerçeği gördüğü hâlde işini kaybetmekten, dışlanmaktan ya da yalnız kalmaktan korktuğu için susabilir.

Bazen de insan gerçeği aradığını sanırken yalnızca kendisini mutlu edecek konforlu yalanları arar. İşte burada Matrix filminin meşhur mavi ve kırmızı hapları karşımıza çıkar. Mavi hap, alıştığımız güvenli dünyanın içinde kalmayı; kırmızı hap ise ne kadar rahatsız edici olursa olsun gerçeği aramayı simgeler.

Elbette hayat, iki hap arasında yapılacak basit bir seçime indirgenemez. Hakikati arayan insan da yanılabilir; gerçek sandığımız bir şeyin yanlış olduğunu sonradan öğrenebiliriz. Her konuda kesin bilgiye ulaşmak da mümkün değildir. Ancak yanılabileceğini kabul ederek gerçeği aramakla yalnızca inanmak istediğine inanmak aynı şey değildir. Düşünsel özgürlük, yalnızca başkalarına karşı çıkmak değil, kendi düşüncemizin de yanlış olabileceğini kabul etmektir.
Belki de insanın ne kadar özgür olduğunu anlamak için şu soruyu sormalıyız: Hangi koşullarda fikrini değiştirebilirsin?

Hakikat mi, huzur mu?

Mesleğimiz, ekonomik durumumuz, yetiştiğimiz çevre, karşılaştığımız insanlar ve okuduğumuz kitaplar dünyayı algılama biçimimizi etkiler. Hangi gerçekleri görebildiğimizi ve gördüklerimizi ne ölçüde ifade edebildiğimizi belirler. Fakat insan yalnızca bu koşulların pasif bir ürünü değildir; kendi düşüncelerini sorgulayabilir, başkalarının deneyimlerini dinleyebilir ve gerektiğinde fikrini değiştirebilir.

Belki de en büyük özgürlük, her şeyi fütursuzca söyleyebilmek değildir. Söylediğimiz şeyin yanlış olabileceğini kabul etmek, başkasının deneyimine kulak vermek ve gerektiğinde çok güvendiğimiz düşünce kalıplarımızı yeniden gözden geçirebilmektir.

Şimdi kendimize soralım: Gerçekten hakikati mi arıyoruz, yoksa bizi mutlu eden sanal bir dünyanın içinde yaşamayı mı tercih ediyoruz? İnandığımız düşünceler yanlış çıkarsa onları değiştirmeye hazır mıyız? Yoksa huzurumuzu bozacak bir gerçeği öğrenmektense bizi rahatlatan bir yanılgının güvenli limanında mı kalırız?

Avucumuzda iki hap duruyor. Biri alıştığımız dünyanın güvenini ve huzurunu vaat ediyor. Diğeri, doğru bildiğimiz siyahları ve beyazları altüst edebilecek bir kapı açıyor. Siz hangisini seçerdiniz: mutluluğun mavi hapını mı, hakikatin kırmızı hapını mı?

Yazarın Diğer Yazıları