Abdullah Ergün

Malatya'nın Ortasında Bir Hazine: Sanat Sokağı

Abdullah Ergün

Şehrimize gelen ziyaretçiler görüyor, bu şehirde yaşayanların önemli bir bölümü ise yanından bile geçmiyor!
Bazen bir şehrin en büyük sorunu, sahip olduğu değerlerin farkında olmamasıdır. Dışarıdan gelenlerin hayranlıkla gezdiği, fotoğraflar çektiği, hikayelerini dinlediği mekanlar; o şehirde yaşayanlar için sıradan birer adres olarak kalır.
Malatya’nın Sanat Sokağı da tam olarak böyle bir yer.
Malatya’ya gelen ziyaretçilerin önemli bir bölümünün uğradığı bu sokak, ne yazık ki şehrin kendi insanı tarafından yeterince keşfedilmiş değil. Oysa birkaç adımda tarihle, sanatla, müzikle, geleneksel zanaatlarla ve insan emeğiyle karşılaşabileceğiniz kaç yer var bu şehirde?
Sanat Sokağı, yalnızca değişik mesleklere ait mekanların sıralandığı bir sokak değil. Burası, Malatya’nın kültürel hafızasının canlı tutulduğu, ustalığın emekle buluştuğu ve sanatın hayatın içine taşındığı özel bir alan.
Peki, biz bu değerin ne kadar farkındayız?

Bir sokaktan fazlası…

Kültür Evi, fotoğraf makinesi müzesi, plak, ahşap atölyesi, müzik aletleri ve geleneksel el sanatları…
Sanat Sokağı’nda her kapının ardında başka bir öykü var.
Kültür Evi’nde Ahmet Kaya ile Kemal Sunal’ın balmumu heykelleri ziyaretçileri karşılarken, fotoğraf makinesi müzesi geçmişin izlerini bugüne taşıyor. Fotoğraf makinelerinin yıllar içinde geçirdiği değişimi görmek, yalnızca teknoloji tarihine tanıklık etmek değil; insanın hatıraları saklama çabasına da yakından bakmak demek.
Müze sorumlusu İrfan Tunay’ın anlatımları ise bu deneyime ayrı bir değer katıyor.
Bir müzeyi gezebilirsiniz ama iyi bir anlatıcının rehberliğinde o müzeyi hissedersiniz.
Müzede sergilenen fotoğraf makinelerin tarihsel geçmişi ve müzede bulunan “Malatya Hatırası” bölümü unutulmaz anların temasını oluşturuyor.

Bir plak, bir şarkı, bin hatıra…

Biraz ilerlediğinizde kendinizi Yıldıray Akçer’in işlettiği Retro Plak Evi’nde buluyorsunuz.
Plaklar, kasetler, CD’ler…
Bugünün dijital dünyasında bir şarkıya ulaşmak saniyeler sürüyor. Ancak eskiden bir plağı özenle seçmenin, pikaba yerleştirmenin ve iğnenin ilk sesiyle birlikte müziğe kulak vermenin başka bir anlamı vardı.
Retro Plak Evi, işte o duyguyu yaşatıyor.
Burada müzik yalnızca dinlenmiyor; hatıralar yeniden canlanıyor. Kimi gençliğine dönüyor, kimi yıllardır duymadığı bir şarkıyla geçmişine yolculuk yapıyor. Kimi ilk defa pikap ve plaklarla dokunuyor.
Belki de Sanat Sokağı’nın en güzel taraflarından biri bu: Herkesin kendinden bir şey bulabileceği bir kapısının olması.

Ağacın kokusu, ustanın emeği

Ahşapçı Mikail Usta’nın atölyesine geldiğinizde ahşabın kokusu sizi karşılıyor. Doğal malzemenin ustalıkla biçim aldığı bu mekanda, ustanın çocuklara sanatı sevdirmek amacıyla geliştirilen özgün çalışmalar dikkat çekiyor.
Bir çocuğun eline ahşap verip ona üretmenin mutluluğunu yaşatmak, ilk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görülebilir.
Oysa değil.
Çünkü çocuk, yalnızca tüketerek değil, üreterek de büyümeli. Bir şeyi kendi elleriyle ortaya çıkarmanın heyecanını yaşamalı. Sabretmeyi, emek vermeyi ve ortaya çıkan eserin sorumluluğunu üstlenmeyi öğrenmeli.
Bazen bir atölyede geçirilen birkaç saat, bir çocuğun hayatında yeni bir kapı açabilir.
Haluk Alıcı’nın işlettiği Peşrev Müzik de müzik aletlerine ilgi duyanlar için benzer bir buluşma noktası. Her enstrüman, başka bir sesin ve başka bir dünyanın kapısını aralıyor.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Sanat, yalnızca sahnelerde ya da büyük salonlarda yaşamak zorunda değil. Doğru ortam sağlandığında sokağın içinde, bir atölyede, küçük bir dükkânda da hayat bulabiliyor.

Çeliğe hükmeden, geleneği yaşatan usta

Sanat Sokağı’nda beni en çok etkileyen isimlerden biri de sıcak demir ustası Yusuf Bayyiğit.
Dört kuşaktır sıcak demircilikle uğraşan bir ailenin ferdi olan Bayyiğit, geleneksel Şam çeliğini sıcak demircilik yöntemleriyle işleyerek çeşitli aletlere dönüştürüyor. Ürettiği çelik eşyaların yurt içinde ve yurt dışında ilgi görmesi, geleneksel ustalığın günümüzde de değerini koruduğunu gösteriyor. Yurt içinden ve yurt dışından gelen gazeteci ve televizyoncuların kendisiyle röportaj yapması da yalnızca yaptığı işin değil, yaşattığı köklü zanaat geleneğinin önemini ortaya koyuyor. Bayyiğit, demire şekil verirken aynı zamanda kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültürel mirası yaşatıyor ve bu mirası daha geniş kitlelere tanıtıyor.
Sadece mesleğiyle değil Malatya’nın tanıtımıyla da ön plana çıkıyor.
Dünya Ahisi ödülünün sahibi olan Bayyiğit, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir törende Kültür ve Turizm Bakanlığınca verilen “Yaşayan İnsan Hazineleri Ödülü”ne de layık görüldü.
Ancak benim için onu özel kılan yalnızca aldığı ödüller değil.
Sanat Sokağı’nı ziyaret edenlere mesleğini anlatırken gözlerinde beliren heyecana defalarca şahit oldum. Üzerinden hiç çıkarmadığı iş önlüğü, çeliğe şekil veren nasırlı elleri ve yılların bilgi birikimini ziyaretçilerle paylaşma arzusu… Yusuf Bayyiğit’i özel kılan, yalnızca demire hükmeden ustalığı değil, mesleğine duyduğu sevgi ve bu kadim zanaatı gelecek kuşaklara aktarma konusundaki tutkusudur. Onu izlerken insan, bir ustanın yalnızca çeliğe değil, geçmişten geleceğe uzanan bir kültürel mirasa da şekil verdiğini hissediyor.
Tabi Messi izin verirse (Messi Yusuf Bayyiğit’in sokağın neşe kaynağı olan köpeğinin ismi)
İşte asıl hazine burada!
Bir ustanın elinde biçimlenen çelik, yalnızca bir eşya değildir. O çeliğin içinde dört kuşağın emeği, sabrı ve bilgisi vardır. Usta, bildiğini kendisinden sonraki kuşaklara aktaramazsa yalnızca bir meslek değil, bir kültür de kaybolur.
Yusuf Bayyiğit gibi ustalar, bu nedenle sadece kendi işlerini yapan zanaatkarlar olarak görülmemeli. Onlar, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken yaşayan bir mirasın temsilcileri.
Peki, bu ustaların kıymetini ne kadar biliyoruz? Çocuklarımızın onların yanında durup mesleklerini tanımaları, ellerindeki emeği görmeleri için ne kadar çaba gösteriyoruz?
Bu soruların üzerinde düşünmeye değer.

Sanat, tehlike sınırındaki gençler için bir çıkış kapısı olabilir mi?

Gelelim meselenin belki de en önemli tarafına…
Bugün çocuklarımızı ve gençlerimizi tehdit eden pek çok riskten söz ediyoruz. Madde bağımlılığı da bunların başında geliyor. Bu tehlikenin çocuk yaşlara kadar inebildiğine ilişkin kaygılar giderek daha fazla dile getiriliyor.
Peki, gençleri bu risklerden uzak tutmak için yalnızca tehlikeleri anlatmak yeterli mi?
Elbette değil.
Gençlere alternatifler sunmak, yeteneklerini keşfedebilecekleri alanlar açmak, onları üretime yönlendirmek ve kendilerini değerli hissedecekleri ortamlar oluşturmak da gerekiyor.
İşte Sanat Sokağı’ndaki atölyelerin önemi burada ortaya çıkıyor.
Malatya Büyükşehir Belediyesine ait atölyelerde farklı yaş gruplarından kursiyerler sanatsal faaliyetlere katılıyor. Bu mekanlar, çocukların ve gençlerin yeni beceriler kazanmasına, ilgi alanlarını keşfetmesine ve sosyal ilişkiler geliştirmesine imkân sağlayabilecek önemli fırsatlar sunuyor.
Bir çocuğun müzikle tanışması, ahşaba şekil vermesi, bir el sanatını öğrenmesi ya da bir eseri kendi elleriyle ortaya çıkarması küçümsenecek işler değil.
Çünkü sanat, insanın zamanını değerlendirmesinin ötesinde, kendisini ifade etmesine ve bir amaca bağlanmasına da yardımcı olabilir.
Elbette tek başına bir atölye bütün toplumsal sorunları çözemez. Ancak çocukların ve gençlerin önüne yeni yollar koymak, onları desteklemek ve yeteneklerini geliştirebilecekleri ortamlar oluşturmak, sorunlarla mücadelede göz ardı edilemeyecek bir adımdır.
Bu nedenle Sanat Sokağı’ndaki çalışmaların yalnızca sürdürülmesi değil, daha fazla çocuğa ve gence ulaşacak biçimde geliştirilmesi de önem taşıyor.
Atölyelerin tanıtılması, okullarla iş birliklerinin artırılması, ailelerin bu imkânlardan haberdar edilmesi ve gençlerin ilgisini çekecek yeni çalışmaların düzenlenmesi, bu değerin etkisini daha da büyütebilir.

Malatyalılar, kendi hazinelerinin farkında mı?

Meselenin özüne dönelim.
Malatya’nın merkezinde böyle bir kültür alanı var. İçinde yılların emeğini taşıyan ustalar, geçmişi bugüne bağlayan müzeler, müziği yaşatan dükkânlar ve çocukların yeteneklerini keşfetmesine imkân sağlayan atölyeler bulunuyor.
Ama kaç Malatyalı ailesiyle birlikte Sanat Sokağı’nı gezdi? Kaç anne baba çocuğunun elinden tutup onu bir ustayla tanıştırdı? Kaç genç, burada kendisine yeni bir uğraş ya da gelecek için bir ilgi alanı bulabileceğini biliyor?
Bu soruların yanıtlarını bilmiyorum. Ancak kendi şehrimizdeki değerleri yeterince tanımadığımız gerçeği üzerine düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
Bir şehri sevmek, yalnızca onun sokaklarında yürümek ya da geçmişiyle övünmek değildir. O şehrin kültürüne sahip çıkmak, ustasını tanımak, sanatçısını desteklemek ve çocuklarına bu değerleri aktarmaktır.
Sanat Sokağı bu açıdan Malatya için önemli bir fırsat.
Burada belediyeye düşen görev, mevcut imkanları korumakla sınırlı kalmamalı; bu alanın daha geniş kesimlerce tanınmasını, daha fazla çocuğa ulaşmasını ve Malatya’nın kültürel hayatında daha görünür bir yer edinmesini sağlayacak adımlar da atılmalı.
Malatyalılara düşen ise kendi şehirlerindeki bu değeri keşfetmek.
Çünkü bir sokak, içinde yalnızca dükkanlar bulunduğu için değerli değildir. İnsanlara ne kattığı, hangi kültürü yaşattığı ve geleceğe ne bıraktığıyla değer kazanır.
Sanat Sokağı’nda bunların hepsinden izler var.
Malatya’nın ortasında bir hazine duruyor. Mesele, bu hazinenin varlığı değil; bizim onu ne kadar görebildiğimiz.
Belki de bu hafta sonu yapılacak en güzel şey, ailece Sanat Sokağı’na gitmek, bir ustanın öyküsünü dinlemek, bir müzeyi gezmek ve çocuklarımızın sanatla tanışmasına vesile olmak.
Kim bilir, belki de bir çocuğun hayatında yeni bir sayfa açacak şey, tam da o sokakta atacağı ilk adımdır.

Yazarın Diğer Yazıları