Bir Bakışın Bedeli Ölüm Olamaz
Abdullah Ergün
Önce İstanbul'un Fatih ilçesinde, ardından İzmir'in Karabağlar ilçesinde... Biri 19, diğeri 15 yaşında iki genç, kalplerinden bıçaklanarak hayattan koparıldı.
İki farklı şehir, iki farklı fail, iki farklı kurban... Ama değişmeyen tek cümle var:
"Sevgilimi rahatsız ettin."
Bu kadar mı ucuzladı insan hayatı?
Daha da acısı, bu cinayetler birkaç gün konuşulacak, ardından yeni bir gündem gelip her şeyi örtecek. Oysa asıl gündem, gençlerin bu kadar kolay öldürebilecek bir ruh haline nasıl geldiğidir.
Bugün yalnızca katili ve yaşanan olayı konuşuyoruz. Oysa katili ortaya çıkaran iklimi konuşmaktan sürekli kaçıyoruz.
Şiddeti saatlerce bilgisayar oyunlarında "başarı" olarak gören, sosyal medyada kabadayılığı ve güç gösterisini alkışlayan, "en sert benim, en korkulan benim" anlayışıyla büyüyen bir kuşağın, gerçek hayat ile sanal dünya arasındaki çizgiyi kaybetmesi tesadüf değildir.
Yaşanan her iki olayda da geride kalanlar yalnızca toprağa verilen iki genç olmadı. Birkaç dakika içinde alınan öfke dolu kararlar, birden fazla hayatı geri dönüşü olmayan şekilde değiştirdi.
Olayların merkezinde bulunan iki genç kız ise büyük ihtimalle bir süre sonra hayatına kaldığı yerden devam edecekler. Belki de sosyal medya arkadaşları arasından biriyle yeni bir ilişkiye başlayacak ve kendi dünyasında yeni bir sayfa açacaklar. Ancak bir anlık öfkesine yenilen, "sevdiğini koruduğunu" zannederken bir cana kıyan gençler ise demir parmaklıklar ardında, kaybettikleri özgürlüğün ve kararttıkları hayatların hesabını yıllarca vicdanlarıyla vermek zorunda kalacaklar.
Sorun, aşkın artık fedakarlık, saygı ve güven üzerine kurulu bir duygu olmaktan uzaklaşmasıdır. Romantizmin yerini sahiplenme duygusu, sevginin yerini ise kontrol etme isteği aldı. Sevdiğini korumak ile sevdiğini sahiplenmek arasındaki çizgi silindikçe, şiddet de kaçınılmaz hâle geliyor.
Bugün arkadaşlık ve hatta evlilik arayışının önemli bir bölümü dijital platformlara taşınmış durumda. Oysa bir ekranın arkasında kurulan ilişkinin, gerçek hayatın sağlam temellerini kendiliğinden oluşturacağını düşünmek büyük bir yanılgıdır.
İnsanlar artık sosyal çevrelerini geliştirmek, kendilerini ifade etmek ve doğal iletişim ortamlarında ilişkiler kurmak yerine, birkaç tuşla gönderilen arkadaşlık isteklerinin mutluluğa açılan kapı olduğuna inanıyor. Kabul edilen bir arkadaşlık isteğiyle başlayan yazışmalar, uykusuz geceler ve sanal yakınlıklar, çoğu zaman gerçek hayatta karşılığı olmayan beklentiler oluşturuyor.
Daha da düşündürücü olan ise, kadın ya da erkek fark etmeksizin birçok kişinin, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği insanlarla kısa sürede güçlü duygusal bağlar kurabilmesidir. Güven duygusunun bu kadar kolay inşa edilmesi, ileride yaşanabilecek hayal kırıklıkları ve çatışmaların da ilk adımını oluşturuyor.
Bugün evi, işi, arabası ve düzenli bir yaşamı olan insanlar bile, yaşadıkları şehirde sağlıklı sosyal ilişkiler kurmak yerine kilometrelerce uzakta, hiç tanımadıkları insanlarda mutluluğu arıyor. Bu durum yalnızca Türkiye'de değil, Avrupa'da yaşayan birçok kişi için de geçerli. Teknoloji insanları birbirine yaklaştırırken, paradoksal biçimde gerçek hayattaki yalnızlığı da derinleştiriyor.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur: Dijital dünyanın sunduğu sınırsız iletişim imkanına rağmen neden insanlar birbirini anlamakta her geçen gün daha da başarısız oluyor?
Türkiye, sosyal medyayı en yoğun kullanan ülkeler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Takipçi sayısının karakterin önüne geçtiği, beğeni uğruna her şeyin yapılabildiği bir düzende gençler, saygıyı değil korkutmayı, iletişimi değil tehdit etmeyi, empatiyi değil öfkeyi öğreniyor.
Üstelik buna, şiddeti ve kontrolsüz öfkeyi romantikleştiren içerikler de ekleniyor. Elbette tek başına bilgisayar oyunları ya da müzik cinayet işlemez. Ancak ailede verilmeyen değerler eğitimi, okulda yeterince kazandırılamayan sosyal beceriler ve toplumun giderek artan şiddet diliyle birleştiğinde, ortaya son derece tehlikeli bir tablo çıkıyor.
Sporun disiplininden, sanatın estetik ve üretken dünyasından uzaklaşan; alkol ve madde bağımlılığının pençesine sürüklenen gençlerin artık acı gerçeklerle yüzleşmesi gerekiyor.
Daha iki gün önce yaşanan olaylar bunun en çarpıcı örneğiydi. "Sevgilime niye baktın", "Yan gözle baktın", "Rahatsız ettin" gibi akıl ve vicdan dışı bahaneler, iki gencin toprağa düşmesine, olayın sorumluları gençlerin ise ömürlerinin en verimli yıllarını demir parmaklıklar ardında geçirmesine neden olacak. Birkaç dakikalık kontrolsüz öfke, dört ailenin hayatını geri dönüşü olmayan şekilde değiştirdi. İşte gerçek budur; şiddetin kazananı yoktur, geriye yalnızca acı, pişmanlık ve yıkılmış hayatlar kalır.
Asıl korkutucu olan, bıçağı tutan el değil; o eli yıllarca besleyen ve bugünlere getiren anlayıştır.
Çünkü biz, cinayet işlendikten sonra faili arıyoruz. Oysa katili yetiştiren kültürü, şiddeti sıradanlaştıran dili, çocuklarını öfkeyle büyüten aileleri, denetimsiz dijital dünyayı ve gençleri yalnız bırakan eğitim sistemini sorgulamıyoruz.
Her cinayetin ardından birkaç gün üzülüyor, birkaç gün öfkeleniyor, sonra unutuyoruz. Unuttukça da yeni kurbanların haberini bekleyen bir toplum haline geliyoruz.
Sorulması gereken soru artık şu değildir: "Bu cinayeti kim işledi?"
Asıl soru şudur: "Bu ülke, çocuklarını neden birbirini öldürecek kadar öfkeli yetiştiriyor?"
Bu soruya cesaretle cevap vermediğimiz sürece, Fatih'te ve Karabağlar ‘da yaşanan acılar; yarın başka bir şehirde, başka ailelerin kapısını çalmaya devam edecek. Değişen yalnızca şehirlerin adı ve kurbanların kimliği olacak. Acı ise hep aynı kalacak.