Yakın zamanda yıllarca namaz kılmış, defalarca Kur'an meali okumuş, birçok İslami eseri incelemiş fakat sonrasında ateist olduğunu söyleyen bir kişiyle tanıştım. Onun hikayesi beni derinden etkiledi. Çünkü insanın bir zamanlar huzur bulduğu bir inançtan uzaklaşması sadece fikri bir değişim değil, aynı zamanda ruhi bir kırılmadır.
Modern çağın en belirgin özelliklerinden biri bireyselleşmedir. "Hayat benim hayatım, kimse bana karışamaz" düşüncesi, insanı zamanla kendisinden başka hiçbir otorite tanımayan bir noktaya sürükleyebilmektedir. Oysa İslam, insanı hem birey hem de ümmetin bir parçası olarak görür. Kişinin tamamen kendi aklına güvenerek, ilim ehlinin birikiminden ve sahih gelenekten uzaklaşması ise ciddi savrulmalara yol açabilmektedir.
Tanıştığım kişiyle uzun uzun konuştuk. Allah'ın varlığına, peygamberliğe ve ahirete dair birçok akli ve nakli delilden bahsettik. Fakat bana şunu söyledi:
"Elle tutulur, gözle görülür somut bir delil olmadan inanamam."
Aslında bu düşünce yeni değildir. Tarih boyunca birçok kavim peygamberlerden benzer taleplerde bulunmuştur. Mucizeleri görmelerine rağmen iman etmeyenler de olmuştur. Çünkü mesele çoğu zaman delilin varlığı değil, insanın o delile nasıl baktığıdır.
Kur'an, insanı sürekli düşünmeye, akletmeye ve kainattaki işaretleri görmeye çağırır. Göklerin yaratılışında, insanın kendi nefsinde, hayatın düzeninde ve ölüm gerçeğinde sayısız ayet bulunduğunu haber verir. Ancak insan bazen görmek istemediğinde en açık işaretler bile ona yeterli gelmez.
Burada önemli olan nokta şudur. İman sadece akli bir sonuç değildir. Aynı zamanda kalbin yönelişidir. Deliller insanı hakikate yaklaştırabilir. Fakat kibir, önyargı veya aşırı şüphecilik varsa, en güçlü deliller bile fayda vermeyebilir. Nitekim Kur'an'da öğüdün, Allah'tan korkan ve gerçeği arayan kimselere fayda vereceği ifade edilir.
İnsan her şeyi tam olarak anlamadan da Allah'a yönelebilir. Zaten gayba iman, imanın temel özelliklerinden biridir. Mümin, her hakikati bütün ayrıntılarıyla kavradığı için değil, Allah'ın doğru söylediğine güvendiği için inanır. Bu güven ve teslimiyet zamanla güçlenir, ibadetlerle beslenir ve kalpte kökleşir.
Bununla birlikte teslimiyet, aklı devre dışı bırakmak değildir. Aksine aklın sınırlarını bilerek Allah'ın sonsuz ilmine güvenmesidir. İnsan her şeyi bilemez fakat bilmediği şeylerin varlığını da inkar etmek zorunda değildir.
Velhasıl, çağımızın en büyük problemlerinden biri aşırı somutçuluktur. Sadece gözle görüleni gerçek kabul eden bir anlayış, insanı hakikatin önemli bir kısmından mahrum bırakır. Sevgi, vicdan, merhamet, adalet gibi nice hakikati gözümüzle göremediğimiz halde varlıklarını inkar etmiyoruz. Allah'a iman da sadece maddi gözle görülenlere indirgenemeyecek kadar büyük bir hakikattir.
Burnunun ucundaki sayısız delili görmeden, sürekli daha farklı ve daha sıra dışı kanıtlar arayan kişi, çoğu zaman aradığı şeyi bulamaz. Çünkü mesele delilin yokluğu değil, bazen kalbin hakikate kapanmış olmasıdır.
Rabbimizden dileğimiz aklımızı hakikati görecek, kalbimizi de onu kabul edecek şekilde diri tutmasıdır. Çünkü hidayet, yalnızca bilmekle değil, bilinen hakikate yönelmekle nasip olur.