Emre Apak

Kamu Diplomasisi ve İsrail Gerçeği-I

Emre Apak

Devlet mefhumu, üzerine onlarca tanım yapılan ve teoriler üretilen bir olgudur. Bu kapsamda insan ile başlayan bir serüvenin son halkası olan devlet hakkında bir mülahazayla başlayalım. Devletler tarihinde ortaya atılan teorilere baktığımızda kimileri devletin sosyal grupların ortak iradeleriyle (sosyal sözleşmeci devlet teorileri),kimileri alt yapı kurumu olan ekonomi dünyasının bazı saiklerini gerçekleştirebilmek amacıyla (ekonomici devlet teorileri) kurulduğunu; kimileri de devleti insan faaliyetlerinin determinist sonucu olarak re’sen oluşan bir olgu (aileci devlet teorileri),kimileri de insan fiili sonucu ortaya çıkmış ancak bir insanın uzvu ve biyolojisi gibi yaşayıp en nihayetinde ölecek ve sona erecek bir olgu (organizmacı devlet teorileri) olarak tanımlamışlardı. Tüm bu hipotezlerin tümevarımında insanın, devletten önce var olduğu ve insandan, sosyal gruba; sosyal gruptan millete ve de milletten devlete varan bir serüvende devletin çeşitli evirilmelerle ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Bu bağlamda insanlar, ortaya çıkan devlet olgusunun esaslı bir unsuru olan yönetim mekanizmasına ihtiyaç duymuş ve çeşitli metodlarla bu mekanizmayı oluşturmuşlardır. Yönetim mekanizmasıyla beraber devlet siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda yaptığı düzenlemelerle egemenlik kurduğu toprak parçası üzerinde kendi vatandaşlarının yaşamasına olanak sağlamıştır. Ancak buraya kadar meydana gelen evrilmeler silsilesi bize madalyonun görünmeyen yüzünü de gösteriyordu.

Evet dünya üzerinde devlet değil, devletler vardı. Farklı etnisiteye mensup, farklı dinlere mensup, farklı sosyokültürel yapıya sahip insanlar ve bu insanların oluşturduğu farklı devletler vardı. Kısacası uluslararası, devletlerarası, milletlerarası gibi kavramlar doğuyordu. Artık devletlerin kendi iç egemenliklerinde uyguladıkları politikanın dışında ‘dış politika’ da vardı. Sadece iç hukuk sistemi değil, ’dış hukuk’ sistemi de vardı. Sonuç olarak başta ticaret olmak üzere, göçler, keşifler, macera arayışları gibi eylemler devletler arasında kültür aktarımları, dilde kelime transferleri gibi sonuçları doğurarak devletlerinde birbirleriyle insanlar gibi ilişki kurduğu sonucuna ulaştırıyordu bizleri. Bu kapsamda devletler de insanlar gibi kendini ifade etmeli ve kendini geliştirmeliydi. Öyle ki bu durum bizlere küresel kültürler, küresel sivil toplum kuruluşları, global iletişim döngüleri gibi sonuçları yaşattırıyor. Yani artık ‘uluslararası ilişkiler’ diye yeni bir alan meydana gelmiştir. İşte bu alanda devletlerin birbirleri ile olan ilişkileri ‘diplomasi’ dediğimiz ve de barış temelinde izahata kavuşan bir kavramla ifade edilmektedir. 

Devletler diplomasi aracılığı ile birbirlerini tanıyor, kendilerini ifade ediyor insanlar gibi kendilerine dost ve düşman seçiyorlar ve de tabi ki de böyle bir alanda ve atmosferde tıpkı kavga eden insanlar gibi, kavga eden devletler; akitleşen insanlar gibi, anlaşmalar imzalayan devletler mevcuda eriyor. Özellikle yüzyılın son çeyreğinde devletlerden kimi kimini barışçıl, kimi de kimini terör devleti olarak itham ediyor. Ve tüm devletler icra ettikleri dış politikalarında kendi faaliyetlerini meşru gösterme çabası içine girmeye başlıyor ve işte bu meşrulaştırma çabası kendisine ‘kamu diplomasisi’ tanımıyla yer bulmaya başlıyor. Kamu kelimesi lügatta ‘hep, herkes, bütün’ veya ‘bir ülke halkını tümü’ anlamlarına gelmektedir. Diplomasi ise ‘uluslararsı ilişkiler ve bunları düzenleyen anlaşmalar bütünü’ veya ‘yabancı bir devlette veya uluslararası toplantılarda ülkesini temsil etme eylemi’ olarak tanımlanmaktadır. 

Bu kapsamda kamu diplomasisi ise ‘devletlerin farklı devletlerin vatandaşlarına, uluslararası sivil toplum kuruluşlarına kendilerini anlatma ve tanımlama çabası’ olarak özetlenebilir. Kamu diplomasisi için onlarca tanımın yapıldığını belirtmek isterim; ancak yazının uzamasına neden olabileceğinden genel tanım ile yetinmekte fayda görüyorum. Aslında uluslararası alanda devletlerin istedikleri konu hakkında kamuoyu oluşturma ve bunun için başvurulan propaganda argümanları olarak da tanımlanabilir kamu diplomasisi. O zaman biraz tarihçesine göz atalım. Kavram olarak ilk kez 1965 yılında Tufts Üniversitesi’nde Fletcher School of Law and Diplomacy ‘nin dekanı Edmund Gullion tarafından kullanılmıştır. Gullion kamu diplomasisini geleneksel diplomasi kapsamının dışında tutmaktadır. Ancak kavramın hayat bulması özellikle 2.Dünya Savaşı’ndan sonra olmuştur.

Temel hak ve hürriyetler, sosyal devlet ve hukuki devlet ilkeleri gibi yeni kavramların doğduğu bu yıllarda elbetteki kamu diplomasisi en çok başvurulması gereken yol olacaktı. Çünkü milyonlarca insanın ölmesi, harap olan ülkeler ve yitip giden hayatların sorumluluğunu almak istemeyen zamanın devletleri kendi faaliyetlerini meşru gösterme çabası içine girmişlerdi. Ayrıca başkalaşan bir dünya söz konusu olduğundan kamu diplomasisi devletler için vazgeçilmez bir argüman olmuştu. Tabi ki bu anlamda ilk gördüğümüz kamu diplomasisi örnekleri de soğuk savaş yılları olmuştur. Özellikle zamanın iki süper gücü olan ABD ve RUSYA (SSCB) ikinci dünya savaşından sonra bambaşka bir hal alan dünya konjonktüründe güç yarışı içerisine girmiş ve bu yarışta her iki tarafta kendisini meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Her ne kadar 1919 yılından sonra da buna benzer faaliyetlere rastlanılmış ise de yoğunluk 1945 yılından sonra başlamıştır. Sonuç itibari ile devletler bu yıllarda yaptıkları her faaliyeti devletin tüm gücünü ve imkanlarını kullanarak meşrulaştırma çabası içine girmişlerdir. Tabi bu yıllarda devletlerin iç ve dış politikası arasında kalın çizgiler oluşmuş dış politika sahası ağırlıklı olarak güvenlik ve savunma ekseninde ilerlemiştir. Dolayısı ile bu alanlardaki her çalışma için kamu diplomasisine başvuru kaçınılmaz bir argüman olmaktadır. Bu kapsamda devletler artık kendi iç dinamikleri ve bu dinamikleri sağlayan unsurlarla, uluslararası alanda muhatap olarak sadece devletleri değil, aksine o devletlerin halklarını almıştır. 

Bununla da yetinilmemiş uluslararası örgütler de bu muhatap kitlesine aktif bir şekilde dahil edilmişlerdir. Özellikle 2.Dünya Savaşı neticesinde temel hak ve hürriyetler alanındaki kodifiye çalışmaları, anayasalara sosyal ve hukuki devlet ilkelerinin konulması uluslararası örgütleri ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarını meydana getirmiş, tam anlamıyla küresel ölçekte insan hakları alanında pozitif ivme gösteren bir dünya atmosferi hakim olmuştur. Dolayısıyla ülkelerin ''bunu yapıyorum, ancak niçin yapıyorum'' yaklaşımı da kamu diplomasisini başvurularak yegane argüman kılmıştır. Yazımızın konusu bağlamında 1948 yılından bu yana hiçbir uluslararası hukuk kural ve kaidesini tanımayan, insan hak ihlallerinde başı çeken, terör eylemlerini meşrulaştırmaya çalışan savunma ve güvenlik kavramları ile terör eylemlerinin üstünü örtmeye çalışan İsrail'in savunma ve güvenlik terimleri ile kendisini izah etmeye çalıştığı kamu diplomasisi faaliyetlerinin nasıl terse döndüğü ve küresel tepkinin hem ülkeler hem de sivil toplumlar kuruluşları nezdinde nasıl yükseldiği konusu bir sonraki yazımızda yer alacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları