Emre Apak

Kamu Diplomasisi ve İsrail Gerçeği-II

Emre Apak

Bir önceki yazımızda kamu diplomasisi tanımı,doğuşu, kullanım sahası ve devletlerin bu alandaki çalışmalarına değinmiştik. Tarihi bağlam içinde genel olarak artık devletler diğer devletlerin klasik diplomatik makamları ile değil doğrudan sivil insiyatifi kuşanmış toplum kuruluşlarına veya doğrudan dünya halklarına kendi eylem ve politikalarının meşrulaştırma ve izah etme çabası olarak başvurdukları kamu diplomasisi kurumunu ele almıştık. Bu alan içinde özellikle İsrail'in işlemiş olduğu cani eylemleri, katliamları ve hukuk tanımaz tavır ve davranışları ilk zamanlarda kamu diplomasisi yolu ile kendilerini ifade etme ve sözde meşrulaştırma çabası ekseninde olsa da son zamanlarda küresel tepkilerin çığ gibi büyümesi, dünya halkları genelinde gelen insani tepkiler, flolar ile ablukanın kırılmaya çalışılması başta olmak üzere sivil toplumların ortaya koymuş olduğu net tavır adeta İsrailin bu çabalarını hercümerç etmiştir. Nitekim israil en baştan beri tüm eylemlerini güvenlik ekseninde kurmuş ve hukuk tanımayarak binlerce masum insanı katletmiştir. Eylemlerini sadece Gazze ile sınırlı tutmamış, Suriye, Güney 
Lübnan, İran dail olmak üzere orta doğuda adeta bir ateş çemberi oluşturmuştur. 1948 tarihi itibari ile altı gün savaşları dahil olmak üzere 1.Dünya Savaşı sonrası daha da müstemleke imparatorluğu haline gelen bu devlet aslında hiçbir zaman bahsettiği o güvenlik tehlikesi ile karşılaşmamış ve de dış politikaya yönelik söylemleri hem soyut zeminde kalmıştır. Dolayısıyla iddia olunan ile gerçeklik olgusu çatışmış ve bu durum bile malum devletin içten içe bir terör zihniyetini barındırdığını ortaya çıkarmıştır.

İsrailin kurulduğu günden bu yana işlemiş olduğu katliamların bazılarına genel olarak bakacak olursak;

1948 - 1950'ler: Kuruluş ve Tehcir Dönemi Deyr Yasin Katliamı (9 Nisan 1948): İsrail devleti kurulmadan hemen önce Siyonist milisler tarafından Kudüs yakınlarındaki Deyr Yasin köyünde kadın ve çocuklar dahil yüzlerce Filistinli sivil öldürüldü. Bu olay, Nekbe (Büyük Felaket) sürecindeki zorunlu göçlerin sembollerinden biri oldu.

Kibya Katliamı (14 Ekim 1953): Ariel Şaron komutasındaki İsrail birlikleri Batı Şeria'daki Kibya köyüne baskın düzenleyerek evleri sivillerin üzerine havaya uçurdu; 69 Filistinli hayatını kaybetti. Kafr Kasım Katliamı (29 Ekim 1956): İsrail sınır polisi (Magav), akşam sokağa çıkma yasağından habersiz olan ve tarlalarından dönen 49 Arap köylüsünü kurşuna dizdi.

1980'ler: Lübnan İşgal ve KamplarıSabra ve Şatilla Katliamı (16-18 Eylül 1982): İsrail ordusunun gözetimi altındaki Batı Beyrut’ta bulunan Sabra ve Şatilla mülteci kampları, İsrail destekli Hristiyan Falanjist milisler tarafından basıldı. Çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 3.000 sivil katledildi. Kana Katliamı (18 Nisan 1996): Güney Lübnan’daki Birleşmiş Milletler (BM) yerleşkesine sığınan siviller İsrail tarafından topçu ateşine tutuldu, 106 sivil yaşamını yitirdi.

2000'ler - 2010'lar: Gazze Ablukası ve Askeri OperasyonlarDökme Kurşun Operasyonu (2008-2009): 3 haftalık ağır hava ve kara saldırılarında 1.400'den fazla Filistinli (büyük kısmı sivil) hayatını kaybetti. Mavi Marmara Saldırısı (31 Mayıs 2010): Gazze'ye insani yardım götüren uluslararası filoya uluslararası sularda İsrail komandoları tarafından düzenlenen saldırıda 10 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Koruyucu Hat Operasyonu (2014): 51 gün süren yoğun saldırılar sonucunda 2.200'den fazla Filistinli öldü, on binlerce ev kullanılamaz hale geldi. 

Büyük Dönüş Yürüyüşü (2018-2019): Gazze sınırında topraksızlaştırma ve ablukayı protesto eden silahsız  göstericilere İsrail keskin nişancıları tarafından ateş açıldı; 200'ü aşkın kişi öldü, binlerce kişi yaralandı.

2020'ler: Güncel Şiddet ve Gazze SavaşıGazze Soykırımı (7 Ekim 2023 ve Sonrası): İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik tarihin en yıkıcı hava ve kara bombardımanlarını başlattı. Uluslararası Adalet Divanı (UAD) nezdinde soykırım davasına konu olan bu süreçte on binlerce Filistinli sivil hayatını kaybetti, nüfusun büyük kısmı yerlerinden edildi ve bölgede derin bir insani kriz ortaya çıktı. Burada yazımıza dahil etmediğimiz veya unuttuğumuz katliamların da olduğu dipnotunu vermek istityoruz. Yapılan tüm eylemler ve ortaya çıkan tablo bizlere aslında uluslararası arenada bir çetenin varlığını göstermektedir.

Diplomatik iletişimlerin olmadığı, uluslararası hukuk ve kaidelerin göz göre göre çiğnendiği, güçlülerün hukuku figürünün resmedildiği, keyfi uygulamalar ile devletlerin her türlü iç ve dış güvenliklerinin tehdit edildiği bir oluşumun inşaası karşımıza çıkmaktadır. Hal böyle olunca malum devletin kendini aklamak isteyip başvurduğu tek merci kamu diplomasisi alanı olmuş ancak burada da insanım diyen tüm kitlelerin sert tepkisi sonucu kısıtlanmıştır. Yaptığı hiçbir eylemin meşru bir gerekçesi olmadığından ve adeta çete vari kararları ve adımları inanç ve kültür fark etmeksizin küresel toplumlar nezdinden de artık geçerliliği kabul görmeyen malum devlet kamu diplomasisi alanında sığınmış olduğu güvenlik kalesinin yıkıldığını ve tam aksine diğer devletlerin güvenlik alanını tehdit ettiğini açıkça göstermiştir. Hal böyle olunca son zamanlarda esas niyet ve amacını sınırsız bir şımarıklık edasıyla ortaya koymaya başlamış ve bazı bakanları ile bu tavrını zirveye çıkarmıştır. Elbetteki bu kabul edilemez tutum siyonist düşünceye marşı küresel ölçekte nefret ve tepikiyi yükseltmiş ve sivil toplum nezdinde İsrail'i adeta yok saymıştır. Dolayısıyla malum devlet soğuk duş etkisi yaşamış dünya genelinde sadece fiili olarak var olduğunu kendisi de hissetmeye başlamıştır. 

7 Ekim sonrası İsrail'in saldırı ve katliamlarına Türkiye, İspanya, Japonya, İrlanda, Slovenya, Norveç ve birçok ülke sert tepkiler gösterirken Ortadoğu'dan bazı ülkeler yazılı kınamalar ile yetinmiş, Güney Amerika'da başta Bolivya olmak üzere birçok ülke ise diplomatik ilişkileri de askıya almıştır.Bunun yanında uluslararası örgütler genel geçer cümleler ile yetinseler de önemli olan ve yazımızın da konusu olan sivil toplum kuruluşları ve halklar nezdinde İsrail'in saldırıları büyük tepki toplamıştır. İnanç ve cinsiyet fark etmeksizin on binlerce vatandaş sokaklara dökülerek her geçen gün artan sayı ve kitle ile tepkilerini ortaya koymaktadırlar. Bunun en önemli göstergelerinden bir tanesi ise adı Arapça dayanaklılık ve kararlılık şümud ibaresinden alan küresel sümud filosu başta olmak üzere onlarca filo ve deniz aracıyla Gazze şeridindeki ablukayı kırmak için dini inanç ve cinsiyet fark etmeksizin tüm insanların insanlık adına başlattığı deniz harekatıdır. Öyle ki İsrail'in işlediği eylemler artık savaş suçu olmuş ve insanlar başlarına ne geleceğinden hiç endişe etmeden malum devlete karşı bir şeyler yapma derdine düşmüşlerdir. İsrail filolardaki insanları da göz altına almış ve hukuksuz müdahalelerde bulunmuştur. Bu durum artık şımarıklık ve keyfiliğin zirvesi olarak tanımlanabilmekte ve küresel tepkilerin çığ gibi büyümesine sebep olmaktadır. Tam olarak burada varmak istemiş olduğumuz sonuç ise şudur ki sivil toplumlar, halklar nezdinde uygulanmaya çalışılan ve güvenlik gerekçesi kılıfı ile kisvelenen kamu diplomasisi adımları ters tepmiş dünya halkları nezdinde İsrail adeta yok hükmünde sayılmıştır. Nihai durumda malum devtelin tezi, antitez ile karşılaşmış ve sentezinde küresel sivil toplumlar nezdinde meşruluktan çok meşrusuzluğunu ispatlamıştır. Bu diyalektiğin sonucunda malum devletin küresel atmosferde geçersizliğinin ilanı ve müslüman devletlerin daha da cesur adım ve kararları ile umut dolu yarınlara doğru sabırla ilerlemenin tek duamızın olduğunu belirtmek isteriz.

Yazarın Diğer Yazıları