Bahçe Kültürlerinden Beton Kültürüne..
Ali Yiğit
Kapitalizme boyun eğen insanoğlu rant uğruna şehre betonu davet etmekle yanılgıya düştü.
Ve yanılgıya düşmesini pahalıya ödedi.
Envaı çeşit meyvelerin yetiştiği, börtü böceklerin yuvası, bülbüllerin konakladıkları, pınarların aktığı, avuç içi gibi kınalı toprakların bulunduğu bahçelerin imara açılmasıyla başladı betonun hikayesi.
Betonun hikayesi çok değil son 20 yılda gerçekleşti. Neredeyse güneşin zor göründüğü orman misali yeşilliğin bulunduğu verimli toprakların imara açılmasıyla başladı.
Yüzbinlerce konutun yapılacağı, on binlerce dönümlük boş dağlara konut yapmak yerine sulak arazilerin imara açılarak 10-15 katlı binaları yapmak hangi aklı evvelin fikri anlaşılmış değil.
Bir söz vardır.
Sel yerini alır, doğa ihaneti kabul etmez.
Ve biz doğaya ihanet etmekle zengin olacağımızı varsayarak çıkılan yolda belli bir zaman zenginleşti insanoğlu. Ve bu zenginliği ile övünmeye başladı.
Ve 90 saniyede her şey alt üst oldu. Keşkeler hayatımızın bir parçası haline geldi.
Ancak iş işten geçti doğa kendisine edilen ihaneti kabul etmedi. Kaybolan Börtü böcek yuvaları, kuşların sığınakları, kuruyan pınarlar (üzerine beton dökülerek kurutulan)
Yemyeşil alanların yerini devasa yükseklikteki binalar aldı.
200 yıl öncesinden buraların meyve bahçeleri olduğunu söyleyen elin ecnebisi farkına varmış ancak biz buralara ihanet ederek betona çevirmişiz.
Bahsedilen yerler neresi mi?
Tecde, Çilesiz, Aşşağıbağlar, Barguzu (Bostanbaşı) Yakınca (Kilayik) buralar bağ köyü diye geçer literatürde.
Şimdiki ismi Meyvecilik ve Kayısı Araştırma Enstitüsü olan kurumun tarihçesini hatırlatırsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
1830 - 1840'lı yıllarda Osmanlı Ordusuna farklı eğitim yöntemlerini öğretmek için Malatya'ya gelen Alman generallerden bazıları notlarında, Malatya'nın birçok meyve türüne ait ağaçlarıyla dolu eşsiz güzellikte bir yer olduğuna yer vermiştir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tarımda atılım çalışmaları ve dolayısıyla meyveciliğin önem kazanması ile beraber Ankara'da kurulan Yüksek Ziraat Enstitüsü'nün Müdürü Alman Prof. Dr. W. Gleisberg, Alman generallerin notlarının etkisiyle, Malatya'nın meyvecilik potansiyelinin öğrenilmesine yönelik çalışmalar yaptırmıştır. Gleisberg, baş asistanı Lütfi Ülkümen'i doktora çalışması yapmak üzere Malatya'ya yönlendirmiştir. Ülkümen 1933 - 1936 yılları arasında yaptığı çalışmalarla Malatya'nın meyvecilik potansiyelini daha net ortaya çıkarmıştır.. Ülkümen notlarında şayet bir meyve istasyonu kurulacaksa bunun yerinin TECDE sınırları içerisinde olmalıdır notunu düşer.
Bunun üzerine 1937 yılında müessesemiz Türk-Alman işbirliğiyle "Kayısı İstasyonu" olarak kurulmuştur. 1940 yılından itibaren başta kayısı olmak üzere yaprağını döken meyvelerin fidan üretimine başlanmıştır. Kayısı fidanı sayısal olarak 1945 yılına kadar üretim içerisinde ağırlığını korumuş, 1946 yılında kuruluşa "Bahçe Kültürleri İstasyonu" adı verilmiştir.
Daha sonra çeşitli isimler alarak şimdiki ''Meyvecilik ve Kayısı Araştırma Enstitüsü'' ismini almıştır.
Hakeza 1940'lı yıllarda Malatya Turan Emeksiz Lisesinde idarecilik yapan Meşhur şair ''Arif Nihat Asya'' TECDE'yi ziyarete geldiğinde şu mısraları söyler TECDE için.
Pembem Yeşilim Tadım Kokum Müjde Benim..
Altın Yemişiyle Dalları Secde Benim.
Diller Derler ki Yaz Kalbine Ey Yolcu Adım TECDE benim.