Başarabilir miyiz?
Ali Yiğit
Gönüllere dokunarak , kalplerde yer bulabilir miyiz?
Hoş olmayanı elbette hoş göremeyiz ama ölçülü uyarılarla yaklaşmayı deneyebiliriz.
Ne güzel sözlerimiz var bizim ''Öfke gelir göz kararır Öfke gider yüz kızarır''
Ah öfkemizi bir yenebilsek, öfke anında sakinleşebilmeyi başarabilsek mesele çözülecek ama bir türlü başaramıyoruz.
On dakika sonra unutacağımız bir mesele yüzünden kalpler kırılıyor, kavgalar çıkıyor, cinayetler işleniyor.
Sevinçli anlarımızı dahi hüzne dönüştüren magandalıkların yaşandığına şahit olmak ne acı.
Düşünüyorum da bildiklerin, söylediklerin, eyleme dönüştüre bildiklerin ve hayatına sindirdiklerin kadar olmalı, öyle ölçülmeli yani, o derece sayılmalı. Yoksa bilgi ne ki, gir Google'a, yaz aradığını, belki de aramadığını, ne var ne yoksa hizmetinde, ayaklarının altında. Birkaç tıkla sen de bili verirsin bi'şeyleri işte.
Peki ya peşinden koşmaktan usanmadığımız 'güç' ne sizce? Daha güçlü, daha güçlü, en güçlü olma derdinden, statü mücadelesinden, banka hesabı endişesinden, galip gelme hırsından nasıl da kırık dökük, kendimizden başka her şeye dönük, yorgun ve yapayalnız kaldığımızı göremiyoruz bile.
Hayatta en önemlisinin kalplere dokunmak olduğunu, en büyük servetin dostlar olduğunu, gerçek bir aileye paha biçilemeyeceğini, kötü günümüzde elimizi tutan, çökük omuzlarımızı doğrultan, başarılarımızla gözleri dolan, yanlışlarımız olmasına rağmen, düzeltir umudunu yaşayıp bizden vazgeçmeyenler kadar kıymetli olduğumuzu biliyoruz değil mi?
Ardımızdan 'Çok iyi, vicdanlı, insan gibi insandı' dedirtebilmenin esas amacımız olması gerektiğini biliyoruz değil mi?
Başkalarını gülümsetebildiğimiz, hayatlarına ışık katabildiğimiz, eksiklerini giderebildiğimiz, bizde olandan onlara da akıtabildiğimiz ölçüde huzuru bulabileceğimizi de biliyoruz değil mi?
Değil!!!
Eğer bildiklerimizi, öğrendiklerimizi (güzel ahlak) hücrelerimize kadar sindirebilsek, okuduğumuzla amel edebilmeyi başarabilsek huzuru da yakalayacağımız muhakkaktır.
Tıka basa dolu ajandamızla esas duruşu öylesine kaçırıyoruz ki. Gerçeğe körleşiyoruz. Hoyratça yakıp yıkıyoruz her şeyi, durup bakmıyoruz, eğilip yerden kaldırmıyoruz, kollarından tutup sarılmıyoruz, tamir etmeye çalışmıyoruz.
Biz ancak gidiyoruz, ezip geçiyoruz, yarı yolda bırakıyoruz, vazgeçiyoruz. İstediğimiz tek şey egomuzu cilalamak.
Lafa gelince elbette neler neler biliyoruz. Kağıttan okuyunca acayip insanlar oluyoruz. Felaketlerle burun buruna kaldığımızda korkumuzdan bilmek zorunda kalıyoruz.
Ya sonra?
Sonrası modern insanın gündelik yaşamı. Sonrası katı, korkak ve unutkan kalplerimiz....
Kalp kıran, gönüllerde yer bulamayan egoist yaşantısı olan, kendisinden başkasını görmeyen, menfaatçi kimselerin dünya kadar malı olsa Karun gibi zengin olsa öldükten sonra kimse parasından, gücünden bahsetmeyeciğini bilmemize rağmen ezip geçiyoruz.
Kırmışsan kalpleri, bitirmişsen komşulukları, emin değilse komşun senden,alışverişinde hile yapmışsan, insanları aldatmışsan, hayatında zulüm varsa arkandan kim ne konuşacak. Musalla taşında istemeyerek biz ondan razıydık diyenler olacaktır. Ya sonrası
Güzel hasletin varsa, kalplere dokunmuşsan, gönüllere girmişsen, güzel gönlün, zerafetin, iyiliğin konuşulur.
Dünyalar senin olsa, yüzlerce fabrika, yanında çalışan onlarca elemanın, kocaman bir adın, sayılamaz servetin olsa da ne fayda.... Aynı sona yürüyorsun bir ceketi, bir ayakkabısı olanla.
Geriye kalan, elde kalan, en nihayetinde adının yanına yazılacak olan nefes aldığın sürece çevrene verdiğin sevgi, umut, ışık.
İşte o kadar.