Şehri Yeniden Kurarken Ruhunu Unutmamak
Necip Cengil
“Sana Beydağı’ndan baktım aziz Malatya
Göremedim daha önce gördüğüm yerleri”
Üstad Yahya Kemal şiirinden ilhamla başlamış olayım…
Ne depremden kalan tamamen yıkık bir kent var, ne eski halinden tamamıyla kurtulup yeni haline bütünüyle kavuşmuş bir şehir… Bir hafıza bulanıklığı, hafıza kayması, konteynerlerin ürettiği geçici yaşam yorgunlukları var. Belki bir şehrin yeniden canlanmaya gayret eden kimlik mücadelesine şahit oluyoruz. Projeler şehre yeniden bir hayat vermeye çalışıyor. Bir çaba var ancak gerçek şu; Malatya aslında yeni ruhunu arıyor!
Bir yandan kalıcı konutlar tabiriyle evler sahiplerine teslim ediliyor, bir kısmının ise inşaatları sürüyor öte yandan konteyner kentlerden gelen geçici de olsa bir yaşam yorgunluğu bu kalıcı konut alanlarına taşınıyor. Her biri koca mahalleler veya ilçe olabilecek büyüklükteki kalıcı konut alanlarında iyi çalışılması gereken bir sosyoloji şehrin yetkililerinin önünde önemli bir sorun olarak yerini alıyor.
Konteyner kentler insanımıza farklı bir ruh hali kazandırdı; tüketim anlayışından, komşu ilişkilerine, geçici sokak kültürüne, konteyner kentin çevresindeki ufacık toprak boşluğuna çiçekler, sebzeler sığdıran mücadeleyi bırakmama, teslim olmama haline varana kadar bütün ayrıntıları iyi okumak gerekiyor. Yönetilebilir, kötü niyetlerin sömürüsüne müsaade edilmeyecek yaşam alanları üzerinde hem şehrin yöneticilerinin hem projeci akılların hem sözün gücünü doğru kullanabilenlerin çalışması, birbirlerini beslemesi gerekiyor.
Konteynerler aslında deprem anını canlı tutan, bir yandan da geçici korunma, sığınma, güvende olma ruh halini vermeye çalışan alanlardı, ev değildi, sığınaktı. İçindeki eşyalar bile belki emanetti. Aslında deprem eşyanın kimseye ait olmadığını yeterince anlatmıştı. Kalıcı konutlar tabiriyle taşınılacak yeni yaşam alanları, konteyner kentlerden gelen geçici yaşam yorgunluğuna kapılarını açacak. Buralarda yeni bir alışma süreci, mahalle kültürü denemesi, komşuluk denemeleri olacak fakat tek katlı evlerde alışılan sokak komşuluklarının yeri aranacak… Yeni yüzlerle açılan, açılacak kapılar yeni bir alışma süreci oluşturacak. Eski sokakların ruhu geçmişte kaldığı için, yeni ruhun oluşması zaman alacak.
Mesela Taştepe ismiyle yazdığım ve yayınladığım romanımda geçen sokakların hiçbiri neredeyse yok. Hem Şehit Fevzi Mahallesi tarafında hem Taştepe tarafında TOKİ tarafından yapılan konutlar ve açılan sokaklar var.
Malatya’da çarşı denilen alan yavaş yavaş oluşmaya başlıyor, belki birkaç ay içinde yerleşim netleşecek ancak konteyner çarşılarda çok farklı ruh hallerinin oluştuğu gözleniyor, konuşuluyor, bu ara dönem ruhunun etkilerinin giderilmesi zaman alacak. Olumsuz anlamda konuşulan şeyler üzerinde yeterli sosyolojik çalışmalar yapıldı mı, yapılıyor mu bilemiyorum. Bütün o geçici yaşam yorgunluklarının oluşturduğu, belki geliştirdiği sorunlara karşı şehirdeki iki üniversitenin ilgili bölümlerine önemli işler düşüyor.
Bir nesil, yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla erkeğiyle bir nesil yeni inşa edilen çarşıyı gezerken hafızasını yeniden oluşturmak zorunda. Eskiye dair hafıza canlandıracak valilik binası, kapalı çarşı ve yeni cami gibi binaların dışında neredeyse hiçbir bina yok. Ana caddeler, daha önce şikâyet konusuydu ama genişletilmiş, bu anlamda şehre daha yakışmış. Fakat çarşıyı gezen insanların ruh halini de iyi okumalıyız. Şehrin ruhu dükkân metre karelerinin gölgesinde bırakılarak konuşuluyor. Bu hal çözülemeyecek bir durum değil fakat bir ruh kayması kaçınılmaz görünüyor.
Umut sorunu su sorunuyla da ortaya çıkıyor. İlk depremde kaybolan, ikince depremde yeniden ortaya çıkan kaptaj kaynağı ve her depremde günlerce bulanık akan Malatya suyu, suya dair güvensizlikleri besliyor. Dillere destan Malatya suyu güvende mi, tehlikede mi sorusuyla konuşuluyor su. Su hayatın saflığının, temizliğinin bir sembolü, en son 5,7 lik depremden sonra da günlerce bulanık akan su, suya dair güvensizlikleri perçinliyor. Şehri yönetenlerin çalışmaları önemli ve takdire şayan fakat bir güven kaybının oluştuğunu da görmek ve ona göre belki rehabilitasyon çalışmaları yapmak gerekiyor. Şehri yönetenler, üniversiteler, sözün gücünü doğru kullananlar el ele vermek zorunda… Şehrin deprem sonrası sorunları, yaşam yorgunluklarının beslediği ve geliştirdiği sorunlar sosyal medyanın inşa amacı taşımayan videolu, videosuz paylaşımlarının insafına terk edilmemeli. Sorumluluk duygusu olan düzenli çalışmalarla meseleler ele alınmalı. Zannımca şehrin yöneticileri daha dirayetli durmalı…
Siyaset adına ortada olanların şehrin her türlü belirsizliklerinin çözüm sürecine, yaşam yorgunluklarının geliştirdiği sorunlar sürecine ne kadar katkıda bulundukları, bulunabildikleri önemli. Toplumsal söylemin genel anlamda bu konuda da çok umutlu olmadığını görmek gerekiyor. Siyasilerimiz şehrin sorunlarına odaklanabilmeli. Kim ne konuşursa konuşsun dememeli.
Kimse ötekini suçlayarak şehre katkıda bulunamaz, hayır ben böyle katkıda bulunuyorum diyen varsa, o da yeniden düşünmeli.
Her birimiz, şehrin yeniden oluşacak ruhuna, olumlu anlamda neler katabiliriz, mesele bu olmalı…