Mahmut Orhan

Türküler Sustukça İnsan Eksilir

Mahmut Orhan

Hızla akan, dijitalleşen ve her şeyi tükettiğimiz şu modern çağda dönüp sormak gerekiyor kendimize: Sahiden, türküler niye suskun? 
Biz ne ara unuttuk ayvaların çiçek açtığı, fındık dallarının yeşillendiği o iklimleri? 
Eyvanına varılan, bahçelerinde mor menekşelerin açtığı o kerpiç damlı, kireç kaplı odaları ve o odalarda elinde fincanıyla bekleyen yari.
O türkülerdeki yar ki; kalem kaşlı, sırma saçlı, inci dişli, gözü sürmeli ve elleri kınalıydı. 
Başındaki çemberi gül oyalıydı... 
Ok gibi fırlayan kirpikleri aşığın gönlüne saplanır, tel tel olmuş zülüfleri aşığın boynuna kement olurdu. 
Sevgililer kimi zaman göllerde süzülen bir suna, kimi zaman dağlarda seke seke yürüyen bir keklik olurdu; kimi zaman da kanat çırpan bir turna... 
O turnalar ki, haberi gurbetten getirir, sılaya müjdeyi götürürdü. Hep uçardı turnalar ve hep o uçan kuşlara malum olurdu türkülerimizde.
Türkülerin coğrafyasında göçler hep katar katardır. Gam yükünün kervanı gelir yerleşir kalbimize. 
Aşılmaz dumanlı yüce dağlar aşılır; o dağların karı yaz kış erimez ve yamaçlarında ceylanlar gezer. Kulak kabarttığınızda, Köroğlu’nun atının nal seslerini duyarsınız o dağlardan; meydan gümbürder, yiğitlik ses verir.
Gurbete gidenlerin dönüp dönmeyeceği hiç bilinmez o dünyada... 
Sıladan mektuplar gelir, hep ucu yanık... Dönenler ise sılayı asla bıraktığı gibi bulamaz. 
Uzaktan, yükseklerden bir huma kuşu seslenir; bir hüzün çöker her yana. 
Ama umut da bitmez; 
Seher vaktinde illaki bir bağa girilir, hep bir seher yeli eser ve bir bülbül öter. Biliriz ki bülbül ötüyorsa, yine gitmiş bir gül dalına konmuştur. Bir gülün aşkı uğruna, bülbül çoktan karaları giymiştir türkülerde.
Hep başa yazılanlar gelir. Yiğitler gurbete düşer, kır atlı civanlar vurulur. 
Arkada kalan analar hep ağlar; biliriz ki ağlarsa analar ağlar gerisi yalan ağlar. 
Ayrılık ölümden beterdir türkü coğrafyasında ve her şeyin sorumlusu o "kahpe felek"tir. 
Şikâyet varsa ya bir ayrılıktan ya bir yoksulluktan ya da ölümden gelir. 
Bir de insan en çok da kendi gönlünden şikâyet eder. Hep feryat eden, söz dinlemeyen bir deli divane gönül vardır orada. Hep bir gönle girilir ve o gönül hep başa dert açar.
Dertler dizi dizidir türkülerde, bin bir çeşit dert yığılır insanın omzuna ama çaresini Lokman Hekim bile bulamaz. Kul sıkışınca dertlerin tek ortağı sazın telleridir artık ve o türküleri doğuran dertler, bin dermana bile değişilmez.
Sonra dumanını savura savura kara trenler geçer içimizden; hep geciken, hep kara haber getiren trenler... 
Kimsesiz kalır körpe kuzular, dinleyenin ciğeri sızlar.
Ama tüm bu acıların içinde, hep bir nasihat, bir bilge duruş vardır türkülerde. Hatırlatır bize: 
Bu yalan dünya Süleyman’a bile kalmamıştır, kimseye de kalmaz; dünya fanidir. 
Sevgiliye "Güzelliğine güvenme der,
Kendine geçen gün ömürdendir" diye seslenir. 
Ve nihayetinde, bu dünyadaki tek sadık yârin kara toprak olduğunu fısıldar. 
Şu alem baştan başa gezilip seyran edilmiştir türkülerde; bir dost aranır ama bulamadan gün akşam olur. Üstelik gariptir, hayatta alınan her derin yara da dosttan alınır. 
Yine de rızkı verenin Hüda olduğu bilinir, kula asla minnet eylenmez. ,
Tokgözlüdür, vakurdur türküler; gözyaşını siler ve kalbine fısıldar: "Ağlama gözlerim, Mevla Kerimdir."
İşte bu yüzden sormak gerek: Şimdilerde türküler niye bu kadar suskun?
Belki onları söyleyen insanlar azaldı. 
Belki toprakla aramıza beton, gönüllerimizin arasına ekranlar girdi. 
Belki de artık gurbetin ne olduğunu, beklemenin ne demek olduğunu, bir yari yıllarca beklemenin nasıl bir sabır istediğini bilmiyoruz.
Ama türküler susarsa yalnızca bir ezgi susmaz.
Bir hafıza susar.
Bir coğrafya susar.
Bir milletin acısı, sevdası, duası ve hikâyesi susar.
Türküler susarsa, bizi biz yapan o dert ortağı teller kopar; geriye sadece bu yalan dünyanın soğuk gürültüsü kalır. 
Ki biraz daha eksilmiş oluruz.
Şimdi söyleyin; bağrında bu kadar dert ve asalet taşıyan bir coğrafya, gürültüye teslim olup kendi sesine arkasını dönebilir mi?…

Yazarın Diğer Yazıları