RAMAZAN KESKİN HOCA VE ANILAR 4
Hoca’m birinin yüzüne karşı “Seni seviyorum.” diyecek bir karaktere sahip değildi fakat hâl diliyle sevdiğini belli ederdi. Beni ve Kürşat’ı da sever, bunu bize hissettirirdi. Bir programa katılacağı zaman bizi de yanında götürmek isterdi.
Aynı mahallede oturuyorduk. Bazı akşamlar beni arar, burada şu kimseler var diyerek tek tek isimlerini sayardı. Sonra da şöyle diyorlar, sen ne diyorsun, derdi. Bazen de “Müsaitsen gel.” derdi.
Onun yanında kendimi değerli hissederdim. Bir ortamda oturduğumuzda, bir yere birlikte gittiğimizde beni oradakilere özenle tanıtırdı. Bir an için kendimi çok mühim biriymişim gibi hissederdim.
Bir gün bana demişti ki: “Yaz. Kalemin kuvvetli.” Bir isim daha zikredip ikimizin de toplum içinde kendimizi öne çıkaramadığımızı, hep geri durduğumuzu söylemişti. İçe dönük olduğumuzu ifade etmişti. Doğru söylüyordu aslında. Hoca’m beni iyi tanımıştı. Öyle ki eğer Hanifi abinin yönlendirmeleri olmasaydı ben ne yoğun bakımda son nefeslerini alma mücadelesi verirken ne de gasilhanede Hoca’mı son kez görürdüm.
Geri duruşlarımla ilgili bir misal daha vereyim: Hoca’mın taziyesinde arkadaşları, bazı anılarını paylaştılar. Ben de mikrofonu alıp konuşmayı düşündüm. Birkaç anımızı aktarmak istedim ama vazgeçtim. Şimdiyse Hoca’mın istediği şeyi yapıyorum. Yazıyorum…
Zaman zaman yazılarımı kendi sosyal medya hesabında da paylaşırdı. Ramazan Keskin Hoca’nın bir yazıyı beğenip paylaşması az bir şey değildir. Hatta bazen arar, “Bir yazı yazdım, paylaştım. Oku, bana dön.” der, yazısıyla ilgili benim değerlendirmelerimi alırdı. Hoca’mın bana karşı bu ilgisi, gösterdiği değer benim için hep bir övünç olarak kalacaktır.
Bir gün Malatya milletvekillerinden biri derneğimizi ziyaret edeceğini söylemiş. Hoca’m beni çağırdı. Gittim. Bana “Sen kendi koltuğuna oturacaksın.” dedi. “Yapmayın, etmeyin.” dediysem de dinletemedim. Misafirler geldiler. Tabii ben koltuğun beni yutmasını istiyorum adeta. O derece sıkılıyorum. Hoca’m bu hususlarda pek tecrübeliydi. Gayet iyi bir şekilde misafir edip yolcu ettik. “Sen Medeniyet Derneğinin başkanısın.” derdi. O da bilirdi ki benim gibi pasif birinden başkan olmaz. Herhâlde adam kıtlığından olacak ki beni başkan yapmışlar. “Yapmışlar” diyorum çünkü başkanlık seçiminde ben yoktum. Gıyabımda beni seçmişler. Hem de oy birliğiyle… Daha sonraki seçimde de ben yoktum ama yine ben seçildim.
Başkanlık yapmak asla istediğim bir şey değildi fakat Hoca’ma karşı da hep bir vefa duygusu içinde oldum. Bu sebeple ses etmedim. Reddetmeyişimin bir sebebi daha vardı. Bir akşam Hoca, beni ve Kürşat’ı çağırdı. Gittik. O gece özetle Hoca’mız bizden Medeniyet Derneğini aktif hâle getirmemizi istiyordu. “Derneği ayağa kaldırın.” demişti. Biz ise yapımız gereği bu yükü kaldıramayacağımızı ama maddî olarak gücümüz nispetinde katkı sunabileceğimizi ve düzenlenecek programlara imkân dahilinde katılarak destek verebileceğimizi söylemiştik. Aslında bir yandan da Hoca’mızı boş yere umutlandırmak istememiştik. İleride kendisini hayâl kırıklığına uğratmaktansa daha yolun başındayken olumsuz cevap vermeyi uygun bulmuştuk. Çünkü ben ve Kürşat, o geceye gelinceye kadar en yakınımızdaki arkadaşların kaç kez verdikleri sözden caydıklarına şahit olmuştuk. Biz de Hoca’ya aynı akıbeti yaşatmak istemedik.
İşte o geceyi de düşündükçe başkan seçilmeme ses etmemiştim. Hem Hoca’mı ikinci kez üzmemiş oldum hem de bir söz vermemiş oldum. Zira ben başkan olmayı istemedim. Beni başkan seçtiler. Şimdiyse Hoca’m yok. Ondan gayrı kimseye bir vefa borcum da yok. Vefatına kadar kendisine asla vefasızlık etmedim. Buna Hoca’m da şahittir, bizi tanıyanlar da şahittir. Hepsinden de önemlisi Allah şahittir. Elhamdulillah…
(Devam edecek inşallah)