RAMAZAN KESKİN HOCA VE ANILAR 2
Hoca’m kibardı, zarifti.
Bir gün sohbete gideceğiz. Gideceğimiz arkadaşın evine Hoca’m daha evvel hiç gitmemiş. Yola çıkarken dedi ki: “Ben Yılmaz’ın evine ilk defa gidiyorum. Eli boş gitmeyelim.” Bir züccaciyeciye uğradık. Hediyelik bir şeyler aldı. Parasını biz verelim, dedik kabul etmedi.
Ben yeni evime taşındığımda Hoca’mla arkadaşları yemeğe davet etmiştim. Hoca’m yine kibarlığını göstermiş, hediyesiyle gelmişti. Alak suresinin ilk beş ayetinin mealinin yazılı olduğu o tablo, bana Hoca’mı hatırlatan bir emanet oldu.
Doğanşehir’de bir camide imamlık yapan bir arkadaşımızı ziyaret edelim dedik. Hoca’m, ben, Mustafa Avcı ve Kürşat yola çıktık. Doğanşehir’e vardığımızda Hoca’m “İlçe müftüsü arkadaşımız olur. Önce onu bir ziyaret edelim.” dedi. Tabii, Hoca’m nezaketi elden bırakır mı? Bir paket çikolata alıp öyle gittik.
Sohbetlerimizi evlerde yapardık. Sohbet bitip kalktığımızda Hoca’m, ev sahibi olan arkadaşa derdi ki: “Yenge hanıma hizmetlerinden dolayı teşekkür ettiğimizi söyle.” Vaktiyle Hasan Mezarcı’dan öğrendiğini söylediği bu yaklaşımı kendisi de hiç terk etmedi. Derdi ki: “Eğer evin hanımı bu geceki hizmetlerini Allah rızası için yaptıysa Allah tarafından mükâfatlandırılır. Eğer bu geceki hizmetlerini bir yük olarak görürse o zaman da sadece yorulmuş olur.”
Kendisini ziyaret ettiğimizde ister evde olsun, ister hastanede önce bizi rahat ettirmeye çalışırdı. Bunu yanına giden herkese yapardı. Eğer onun olduğu bir ortamda bulunduysan onun sana gösterdiği yere oturmak mecburiyetinde kalırdın. Bu durumu kimi garip karşılar, kimi içten içe Hoca’ya kızardı. Bana sorarsan ben bu durumu da Hoca’nın kibarlığıyla yorumlarım. Çünkü o, muhatabını rahat ettirme kaygısı taşıyan biriydi. Mesela onun bulunduğu bir sofraya oturduysan ve önünde bir şeyler eksikse hiç endişelenmezdin. Bilirdin ki Hoca eksiği fark edecek ve giderecek. Çok kalabalık sofralarda birlikte bulunduk. Bir bakardık Hoca’m talimat veriyor: “Falancanın kaşığı yok, filancaya peçete verin, vs. vs.” Hepimiz yemeğe gömülürken o, eksiği olan biri var mı diye bakardı.
Hoca’m, orijinal biriydi.
Bir meseleye herkes mevcut pencerelerden birinden bakarken Hoca’m yepyeni bir pencere açar, bizi şaşkınlıklar içinde bırakırdı. Biz, bu mesele “Ya böyledir ya şöyledir.” diye düşünürken o, bambaşka bir pencere açardı. Sohbetlerimizin ilk yıllarında bu yaklaşım tarzı beni inanılmaz etkilemişti. Hoca’mdan önce de çok sohbet ortamları gördüm, çok hoca dinledim ama Hoca’m gibisini görmedim. O, klasik bilgileri kitaplardan aktaran klasik hocalara hiç benzemezdi. Sorgulardı, eleştirirdi ama haddini de bilirdi. Birileri gibi eleştirinin dozunu kaçırıp Peygamber’i ve ayetleri ölçüsüzce ve saygısızca sorgulamazdı. Bilhassa hadislerle ilgili olarak “Bize kadar ulaşan bilgileri ne toptan kabul ederiz ne de toptan reddederiz. Toptan kabulcülerden de toptan reddedicilerden de beriyiz.” sözünü çok kullanırdı.
Mübalağasız söylüyorum, kendisini ilk dinlediğim yıllarda o konuştukça beynimin genişlediğini hissederdim. Hatta komik bulabilirsin ama yine de söyleyeceğim. İlk yıllardaki ev sohbetlerimizde o konuşurken ben kafamın büyüdüğünü zannedip birçok defa elimi başıma götürmüştüm. O yıllarda Hoca’m vesilesiyle yepyeni bakış açıları kazanıyor; olayların, kitapların ve kişilerin farklı bir tarzda da yorumlanabileceğini öğreniyorduk.
O, bizi kalıpların dünyasından kurtarıp hür düşünme yoluna iletmeye çabalıyordu. Vallahi o günleri çok özlüyorum…
Derslerinde kullandığı bir örnek vardı: Metre örneği.
Metreden kastı, Kur’an bilgisi, Rasulullah’ın(sav) uygulamaları ve sorgulayıcı düşünceydi. Eğer meselelere Kur’an ve Hz. Muhammed’in(sav) uygulamaları çerçevesinde eleştirel bir gözle bakarsak hiçbir meselede zorlanmayacağımızı söylerdi. “Siz metreyi kullanmayı bir öğrenin, göreceksiniz her şey çok rahat olacak.” derdi. Bugün elimde hatırı sayılır bir metre varsa ve bu metrenin elimde olmasının öz güveniyle karşıma çıkacak hiçbir meseleden endişe etmiyorsam bunda en büyük pay Hoca’ma aittir.
(Devam edecek inşallah)