Hakan Ertürk

Dost Mektupları

Hakan Ertürk

VAKTİYLE BİR KIZ TANIMIŞTIM

        Kimi, sevdiklerinin varlığıyla imtihan olurken kimi de sevdiklerinin yokluğuyla imtihan oluyor. Hayat işte… Herkes imtihan oluyor bir şekilde…

Onu ilk tanıdığımda yaşadığı hayat beni çok duygulandırmıştı. Hâlâ hatırladıkça gözlerimin buğulanmasına mâni olamıyorum.

Orta gelirli bir aileye mensuptu. Aslında tüccar bir aileden geliyordu ve zengin olmaları işten bile değildi. Gel gör ki babası, inancından dolayı toplumun kahir ekseriyeti tarafından ve özellikle de yaşadıkları şehrin ileri gelenleri tarafından dışlanıyordu. İyi bir insandı babası. Kimseye zararı olmazdı. Eğer kusur sayılacaksa tek kusuru insanları iyiye, dürüstlüğe, adalete çağırıyor olmasıydı. Menfaatleri zarar görenler için bu durum çok ciddi bir tehlikeydi. Hem zaten Zekeriyya aleyhisselam, Sokrates ve niceleri sadece insanları iyiye, dürüstlüğe ve adalete çağırdıkları için öldürülmediler mi? Kötülükle, aldatmayla ve zulümle beslenen şehrin önde gelenleri bu kızcağızın babasına da baskı yapıyor, onu tehdit ediyor, onu ve ailesini bitirmek için her yola başvuruyorlardı.

Kız, diğer kardeşleri gibi babasının bu hâline çok üzülüyor ama elinden bir şey de gelmiyordu. Ailenin en küçüğüydü ama yükü büyüktü…

Dışarıda sıkıntılar yaşasalar da evlerinin içinde huzur hâkimdi. Anne, baba ve kardeşleriyle imrenilesi bir hayat yaşıyorlardı. Gel zaman, git zaman o kara gün gelip çattı. Annesi vefat etti. Babası ve ablalarıyla annesinin cansız bedenini kabre koyup üzerini toprakla örttükleri vakit orada olsaydın eminim sen de onlarla birlikte oturur ağlardın. Annesi öldüğünde o, sanırım 11 yaşındaydı. 

Dört kız kardeş ve babaları evlerine doğru dönerken o vakte kadar her sorunlarında en büyük desteği gördükleri, kendisinde teselliyi buldukları anneleri artık yoktu yanlarında… Annesiz bir ev nasıl olursa işte öyle olmuştu evleri… Babası zaten insanların kendisini dışlamalarından usanmıştı. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de dört kızına annelik yapmaya çalışacaktı.

Babası, onu “Babasının annesi”  diye severdi. Evin en küçüğüydü ama yaşadıkları onu büyütmüştü.

Annesinin vefatından yaklaşık dört sene sonraydı. Ablalarından biri aniden hastalandı ve çok geçmeden vefat etti. Ablası henüz 22 yaşındaydı. Babasını, ablasının defin işlemleriyle ilgilenirken gördüğünde kimin için gözyaşı dökeceğini bilemedi. Ablasını kaybettiğine mi yoksa babasının şu acınası hâline mi ağlamalıydı?

Hani sözümün başında imtihan dedim ya… Onların da imtihanı böyleymiş işte… Ve devam etti bu imtihan. Altı sene sonra diğer ablasını kaybetti. Bu ablası en büyük ablasıydı ve 31 yaşındaydı vefat ettiğinde… Babasıyla birlikte canlarından bir parçayı daha toprakla örttüler. Öpmeye dahi kıyamadığın bir yüze toprak atmanın ne demek olduğunu yaşamayan ne bilsin?

Bununla da bitmedi. İkinci ablasının vefatından yaklaşık bir sene sonra, yaşça kendisine en yakın olan son ablasını da kaybetti. Ablası henüz 27 yaşındaydı.

Kaç yürek dayanır bu acılara? Baba ve kız aynı evden dört kişiyi, canlarından dört parçayı kendi elleriyle toprağa verdiler. En sevdiğin dört canı yerin altına gömüp sonra da aynı yerin üstünde yaşamaya çalışmak… Tabii, ablalarının yanı sıra üç de erkek kardeşi henüz çocuk yaşlardayken vefat etmişti. Her birini gözyaşları içinde kendi elleriyle toprağa vermişti çileli babası. Aynı evden yedi can... Taş olsa dayanmaz bu acıya… O ve babası dayandılar ama yalnızca bir yıl kadar…

Önce çileli babası gitti. Kendisine hayatı zehir edenlerle Rabb’inin huzurunda buluşmaya gitti. Onun için en acısı, babasının gidişiydi. Annesini ve üç ablasını dünyadan uğurlarken yanında hep şefkatine sığındığı babası vardı. Babası tüm acılarını içine atıp kızını teselli ederdi. “Babasının annesi”  diyerek sever, teskin ederdi. Böylece annesiz büyüyen kızına, annesizliğin yokluğunu hissettirmemeye gayret ederdi. Peki, şimdi kime sığınacaktı? Kim kendisine sarılıp içinin acısını azaltacaktı?

Ardından çok geçmedi o kızcağız da terk etti kendisine acılar sunan şu gezegeni… Babasının vefatından takriben altı ay sonra, sevdiklerine kavuşmak üzere çekip gitti bu diyardan. Ardına bile bakmadan… Vefat ettiğinde yaşının 23 olduğunu söylemişlerdi.

Az yaşadı, yoksul yaşadı, acılarla dolu bir hayat yaşadı ama tertemiz yaşadı. Utanılacak hiçbir şey yapmadı. Çünkü o, babasının kızıydı… Çünkü o, ”Babasının annesi”ydi.

O kız kimdi biliyor musun? Fatıma’ydı… Peygamberin kızı Fatıma… İki şehidin annesi, bir şehidin eşi, cennetin incisi Hz. Fatıma’ydı o.

Yazarın Diğer Yazıları