Hakan Ertürk

Dost Mektupları

Hakan Ertürk

YOKLAR İÇİNDE VAR OLMAYA ÇALIŞMAK

        Hafta sonuydu. Güzel bir bahar günüydü. Kahvaltıdan sonra biraz yürüyüş yapıp kendimle baş başa kalmak istemiştim. Evden çıkarken yürüyüş güzergâhımı da planlamıştım. İnsanoğluna en az denk geleceğim yerlerde yürüyecektim.

        Evden bir hayli uzaklaşmıştım. Kimselerin olmadığı dar, toprak yolda ağır ağır yürürken karşıdan birinin geldiğini gördüm. İyice yaklaştığında gelenin o olduğunu fark ettim. Selamlaşıp hâl hatır sorduktan sonra “Ağabey hayırdır, ne işin var buralarda?” diye sordum. “Senin ne işin varsa benim de o işim var.” diye cevap verdi. Pek bir gergindi. Böyle güzel bir günde biraz yürüyüş yapıp kendimle baş başa kalmak istediğimi söyleyince “Kendinle baş başa kalmak mı? Aklın ve yüreğin seninle mi, seninle. O hâlde, kalabalıklar içinde bulunsan ne, bir başına dolaşsan ne? Keşke duygu ve düşünceler için de bir geri dönüşüm sistemi olsaydı. Belki o zaman kalbi acıtan hisler ve beyni çatlatan düşünceler bir işe yarardı. Hiçbir işe yaramasalar da biz onlardan kurtulurduk ya…” deyip başını önüne eğdi ve sustu. Oldum olası durgun ve düşünceli bir yapısı vardı. “Senin canını sıkan bir şey var. Anlatırsan dinlerim. Elimden bir şey gelir mi bilmem ama iyi bir dinleyiciyimdir.” dedim. “Boş ver.” dedi ve ekledi: “Benimkisi bir kör düğüm, bir dipsiz kuyu… Ne anlatabilirim ne de dinleyenden medet umabilirim.”  Cahit Zarifoğlu’nun “İnsan, bastırdığı duygunun esiri olur.” sözünü hatırlattım ve konuşup rahatlaması için ısrarcı oldum. Hiç konuşmadan, gözleri yere çakılı vaziyette öylece duruyordu.

Kısa bir sessizliğin ardından başını kaldırdı. Gözleri, bendini aşmaya ramak kalmış bir baraj misali dopdoluydu. Konuşmaya başladı: “Sende çaresizliğin ilacı var mı? Kaybedilmiş bir ömrü getirecek güç var mı yanında? Yoklar içinde var olmaya çalışmak nedir bilir misin sen?”. Bunları söylerken göz çukurlarında tutmaya çabaladığı yaşlar, sakallarından aşağı süzülüyordu.

Son söylediği cümle kafama takılmıştı. Biraz daha açmasını istedim. Şöyle devam etti: “Yoklar içinde var olmaya çalışıyorum işte. Evde huzur, iş yerinde samimiyet yok. Dostlarda hasbilik, düşmanda yiğitlik yok. Şehirde liyakat, dünyada adalet yok. Zamanda geriye dönüş, “an”ın tadı yok… Daha sayayım mı yokları, yoksa kâfi gelir mi bu saydıklarım?”

Şaşırıp kalmıştım. Ne diyeceğimi bilememiştim. Biraz konuşturursam bir nebze rahatlar diye düşünmüştüm ama gördüm ki hüznünü profesyonelce yaşıyor. Rastgele ve anlık yaşayanlardan farklıydı onun hüznü… Sözleri, hatırıma Fuzulî’nin şu beytini getirmişti ve kendisine okudum:

Dost bî-vefâ, felek bî-rahm, devran bî-sükûn,

“Derd çok, hem-derd yok, düşman kavî, tâli’ zebûn.

(Dost  vefasız, felek acımasız, dünya karışık/ Dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, talihim âciz.)

İnsan, konuşmaya görsün. Bir başladı mı durduramazsın. Hele bir de onun gibi konuşacak birini bulamadığından dolayı her şeyi içine hapseden biri konuşmaya başlarsa susturamazsın. O gün de öyle oldu. Konuştu, konuştu, konuştu… En çok da en yakınlarından dert yandı.

“Ağabey” dedim. “Sen acını gösterişsiz fakat derinlikli yaşıyorsun. Anlayış ise senin en çok ihtiyaç duyduğun şey… Anlayışsız insana mecbur kalmak, imtihan olarak yeter insana? Dinlediklerimden anladığım kadarıyla bir çıkmaz sokaktasın ve kaçtığın yere her defasında geri dönmek zorundasın. Yine de ümidini yitirme. Belki de Rabb’imiz senin için yarına, yüreğindekini koymuştur. Belki de Rabb’in sana verecek ve sen de memnun kalacak, mesrur olacaksın.”

Konuşmasının bir yerinde öyle bir tespitte bulundu ki ömrüm var oldukça bu tespiti unutacağımı zannetmiyorum. Şöyle demişti: “Eğer imkânın varsa dilinin ve kalbinin ayarı olmayan insandan uzak dur. Dilinin ayarı olmayan insandan uzak dur çünkü bugün seni yere göğe sığdıramazken yarın olmadık yerde, olmadık zamanda seni rezil rüsva eder. Kalbinin ayarı olmayan insandan uzak dur çünkü bugün seni sevgiye boğarken yarın nefretiyle öldürür.”

Bütün bu konuşmalarımız evlerimizin bulunduğu mahalleye varıncaya kadar sürdü. Evlerimiz farklı sokaklardaydı. Birbirimizi sahibimize emanet edip ayrıldık. Evin önüne vardığımda karşı komşumuzu dışarıda, duvarın dibinde oturur gördüm. Selamlaştık. Ahvalimi sordu. “İyiyim” diyecektim ki şu söz hatırıma geldi ve o sözle karşılık vermeyi tercih ettim: “Yoklar içinde var olmaya çalışıyorum.”  dedim ve içeri girdim.

Yazarın Diğer Yazıları