Hakan Ertürk

Dost Mektupları

Hakan Ertürk

ÇARESİZLİK

Çaresizlik nedir enîs-i ruhum?

Dört heceden müteşekkil bir kelime midir, yoksa insanı dört koldan kuşatıp soluğunu kesen yağlı bir ip midir?

Çaresizlik öyle anlatmayla anlaşılabilir bir şey değil ki oturup anlatasın da kurtulasın… Yahut çaresizliğin şifası pazar tezgâhında satılan bir meta değil ki parasını verip alasın… Çaresizlik bir histir ve bir kuş misali gelip gönül dalına yerleşir. Evvela yüreğini acıtır. Hem, zaten her zaman vücudun ilk ağrıyan yeri yürek değil midir?

Acıyan yürek şöyle bir bakar sağına, soluna, önüne, arkasına. Bir el bulamaz kendine doğru uzanan ve tutunmak istediği bir dalı da olmaz. Belki anlatsa belki dinleyen olsa bir nebzecik rahat bulacak, ferahlayacak lâkin o vakit de adı çaresizlik olmayacak… Öyle ya, adı belli: Çaresizlik.

 “İçimde yarım kalmış bir konuşmanın üzüntüsü var.” der Sabahattin Ali. Kiminin içindeyse hiç konuşamamış olmanın üzüntüsü var. Konuşmak derken, hani gün içinde dilden dökülen malayani lafları kastetmiyorum. Konuşmaktan bahsediyorum. Yüreği teskin eden, ruhun sızısını dindirebilen şeyden… Bunu da herkesle yapamıyorsun.

Kanaatim odur ki en büyük bahtsızlık, şu koca âlemde seni ANLAYARAK DİNLEYECEK birini bulamamandır. Bir sürahi bile içini boşaltacak bir bardak bulurken içini boşaltacak birini bulamaması, insana bahtsızlık olarak yeter.

“Beklemek” ve “Özlemek” kelimelerinden muzdarip olmayan bir tek Âdemoğlu yoktur sanırım. Ne ağır iki kelime… İkisi de tepemizde… Ruhumuzu kambura, kalbimizi kalbura çevirdiler.

Özlemek, bir tür çaresizliktir. Beklemekse çaresizliğin başka bir türü… Kimi, pençesinde kıvrandığı ve kendisini günden güne eriten hastalığın şifasını beklerken kimi, birikmiş borcunu ödeyebileceği bir yol bekler. Kimi, geçmiş günlere özlem duyup kaybolan yıllarını isterken kimi, ölümün kendisinden kopardığı sevdiklerini özler. Kimi de içini hoş bir heyecanla dolduran sevgiliye özlem duyar ve bekler. Bundandır ki en büyük bedduamı bu iki kelimeye ediyorum ve diyorum ki “Ey özlemek! Özlemde boğulasın… Ey beklemek! Beklemekten kuruyasın…”

Biliyor musun, çaresizliğin bir de nur topu gibi bir çocuğu vardır. Çaresizliğin meşru çocuğunun adını da söyleyeyim. Belki sen de tanırsın onu: Mutsuzluk… Mutsuzluk, çaresiz kalmışların kucaklarında buldukları ama asla sevemedikleri bir çocuk olmakla maruftur.

Çaresiz kalmış birinin yapacağı sadece bir şey vardır. Tek bir şey yapmasına müsaade edilir: Yüreğinde hapsetmiş duyguları kirpiklerine emanet etmek… Evet, yüreğinde hapsettiklerini kirpiklerine emanet etmenin adıdır çaresizlik? Gayrı elden ne gelir, başa gelen çekilir. Böyle zamanlarda imdada Necip Fâzıl yetişir:

“Yaratan, rahmetini kahrına üstün saydı.

 Ne olurdu hâlimiz, gözyaşı olmasaydı?”

Tabii, Necip Fâzıl da her zaman yüreğe su serpmez. O da insandır ve onun da çaresizliği tattığı ve yansıttığı anları vardır. “Sanma bir gün geçer bu karanlıklar / Gecenin ardında yine gece var.”  derken onu da pek bir çaresiz görürüz.

Enîs-i ruhum, buraya kadar muhabbetime ortak olduğunu ümit ederek son söz diyorum ki:

Hastalığının şifasını arayan, borcunun edasını kollayan, ölümün kendisinden kopardıklarına ağlayan, kavuşamadıkları yüreğini dağlayan ve daha nice çaresizce beklediği şey gözünde tüten, burnunda tüten ve dahi yüreğinde tüten her kul bilsin ki Rabb’im, çaresizlerin de rabbidir.

Vesselam

Yazarın Diğer Yazıları