Yalnızlık kaderdir
Enes Tarım
Karşıda güzel ağaçlar ve bir park alanı alabildiğine uzuyordu.
Evin içerisinde pencere gerisinden bakındı.
Oturduğu evin karşısının bir park alanı olması belki başkaları nezdinde bir mutluluk vesilesi olabilirdi.
Ama o sessiz ortamları seviyordu.
Yine de çoğu zaman perde gerisinde oturur, insanların koşuşturmalarını izler, düşüncelere dalar giderdi.
***
Ebeveynler çocuklarını ellerinden tuttuğu gibi bu küçük ve şirin parka getirmiş; kimi salıncağa bindirmiş kimi bir kaydıraktan kaydırıyor kimi ise tahterevallide karşısına geçmiş bir aşağı bir yukarı sallanıp duruyordu.
Yağmurlu havalarda daha bir farklı çok daha guzel bu park diye düşündü.
Yağmurdan kaçışan insanların o koşuşturması, su damlalarının toprağa indiğinde çıkarmış olduğu o ses, toprağın o kokusu onu mest ederdi.
Zaten hep yalnızdı...
Gözlemlediği her şeye bir anlam vermeye çalışır, bir türlü geçmek bilmeyen zamanı alt etmeye çabalardı.
Bir başına yaşıyordu.
Çok fazla kimsesi yoktu.
Hayatta nedense fazla arkadaş edinememişti.
Akrabalarından uzak durmuş; kendi dünyasında küçük çekirdek bir aile hayatı yaşamaya çalışmıştı.
İşe gitmiş, işten eve gelmiş, sıradan bir hayat sürmüştü.
Bunca yıllık evlilikten sonra eşi ile en son yapmış olduğu o büyük kavgada bardaklar havada uçmuş, bıçaklar çekilmiş, zavallı kadın elinden zor kaçmıştı.
Çocuklar annelerinden yana tavır alıp ayrılıp gitmiş ve kendisi yapayalnız bir başına kalmıştı.
Ayakta kalmaya ve dik durmaya çalışıyordu.
“Yeni bir hayat arkadaşı mı?”
Zannetmiyorum diye geçirdi içinden.
Çünkü artık hiç kimseye tahammül edecek gücü yoktu...
***
Yaşamı boyunca çevresiyle uyumu çok olmamış, pek kimseyle anlaşamamıştı.
Kardeşleriyle de...
Onlarla da dargın geçirmişti yıllarını.
Okul yıllarında sınıf arkadaşlarıyla da...
Hep herkesten uzak yalnız bir yaşantıyı yeğlemişti.
Bu tercih belki bilerek isteyerek yapılan bir eylem değildi.
Bu doğuştan, genlerden gelen bir karakter şekillenmesi miydi; bunu bilmiyordu.
Düşündü:” Rahmetli babamda benim gibiydi” dedi.
O da pek uyumsuzdu çevresindekilerle.
Hep kavga edip durduğunu hatırlıyordu rahmetlinin hayattayken annesi ile.
O da yapayalnız ölüp gitmişti bu dünyadan.
Kardeşleri içerisinde de kendisi kadar huysuz birisi pek yoktu.
Ama halinin farkındaydı.
Çoğu zaman bu haline, huysuzluğuna üzülür; için için kendine kızar; yapmış olduğu davranışlar, kavgalar ve kalp kırmalar karşısında hayıflanırdı.
“Neden böyleyim” diye derin pişmanlıklar yaşadığı zamanlar çoktu hayatında.
Ama o böyleydi işte.
Yani böyle olmak elinde değildi ki kendince.
Bazen kendini sorgulardı iç benliğinde...
Yaşadığı huzursuz iç halinin ve onun bir getirisi olan yalnızlığının kader olduğu düşüncesi ile avunurdu.
Elinde değildi galiba ve son dönem buna iyice emin olmuştu.
Camdan karşıdaki parka bakarken çocukların cıvıltısı ve onları parka getiren anne babaların gülümseme ve kahkaha sesleri yankılanıyordu.
Küçük çocukların koşuşturmaları beraberinde her köşede kanepeler üzerinde yaşanan muhabbetler ve o mutluluk enerji işlerinin ruhunu yorduğunu düşündü.
Başkalarının mutluluğunun nedense kendi yalnızlığını katlayarak artırdığını hissetti.
Ani bir kararla sert bir şekilde perdeyi çekip kapattı.
Odanın kasvetli karanlık ve sessiz duvarlarını seyretmeye koyuldu…
Selam ve dua ile…