Enes Tarım

İslam'da muhalefet fikri

Enes Tarım

İslam düşünce tarihinde, bugünkü anlamıyla muhalefet fikri, maalesef hiçbir zaman kendisine bir yer bulamadı.

İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, yanlışı düzeltmek önemli bir sorumluluk olarak Kitap ta yer almış olmasına rağmen, bunun toplumsal boyutu ve sınırı üzerinde fikir birliği oluşturulamadı.

İlk dönem İslam toplumlarında az da olsa bunu görenler, yönetimin elit bir azınlığın elinde önemli bir güç olmasına itiraz ederek karşı çıktılar.

Allah Resulünün ölümünü müteakip dönemde muhalefet geleneğinin güçlü olduğunu görüyoruz. 

Mesela, Ebubekir’in halife ilan edilişine Haşimoğullarının geniş kapsamlı bir seçim olmama/ yapılmama itirazlarını görüyoruz.

Keza İbn Zübeyr, Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebubekir gibiler de Muaviye’nin Yezid’i halife ilanına bunun bir şura kararı olmadığından hareketle karşı çıkıyordu.

Aynı Ali b. Ebu Talip, Ammar b. Yasir ve Ebu Zerr’in Ümeyyeoğullarının toplumu ifsat ve haksızlıkları karşısında tavizsiz bir muhalet ve eleştirel bir tavır takınması gibi… 

Hz. Hüseyin, Hasanı Basri, Amr b. Ubeyd, Vasıl b. Ata, Malik b. Enes, Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel gibi isimler de kendi dönemlerinde iktidara karşı değişik muhalefet hareketlerinin içindedir. 

Ve beraberinde İmam Zuhrî ve İmam Mâlik gibilerin politik ve fikrî muhalefetin meşruiyetine dair verdikleri fetvalar… 

Onlar gücü kendi çıkarları için kullanmak isteyen iktidarları görüyor, itiraz ediyor, mesafeli duruyorlardı. 

Hem pratik hem de teorik olarak barışçıl bir muhalefet geleneğinin tohumlarını atmak istiyor; yetkileri ve denetlenmezliği üst seviyeye çıkmış liderlerin yaptıklarını ve yapabileceklerini gördükten sonra yöneticilik makamının mahiyetine ve sınırlarına dair ciddi sorgulamalar yapıyorlardı.

Bir kısmı bu sorgulamalar sonucu işkence, dışlanma, sürgün hatta ölümlerle karşılaşmış olsa da…

Ama ne yazık ki bu muhalif çizgi sonraki yüzyıllarda bir gelenek haline getirilemedi. 

Aksine “itaat” kültürü yaygınlaşarak munis, muti, edilgen, itaatkâr kimlikler model oldu.

İşte İslam dünyasının bugünkü meylinde etken bu rol modeldir.

Güce yaltakçı misyon…

Sessiz çoğunluklara zalim yöneticiler için hatimler indirterek dindarlık adına kötüyü muhafazayı sürdürme misyonu…

***

İslam’ın ilk dönemlerinde liderlerin bu sonsuz güçlerini dengelemek adına yine bazı fıkıh öncülerinden bir takım düşünce çabaları görüyoruz.

Bu süreçte Ebu Yusuf ve benzerleri bu gücü dengelemek ve aşırı güç kullanımını önlemek adına yönetimde dini elitlerin yani ulemanın da yer almasını formüle ediyor.

Devlet idaresinde ulemanın da etkin olarak yer alması gerektiği savunuluyor.

Ancak bu sentez çabaları da eksik kalıyor ve detaylı bir şekilde sistematize edilemiyor. 

Mesela ulemanın halife ile bir ilişki içerisinde olması gerektiğine vurgu yapılırken, bu ilişkinin detayları, ya da bir problem halinde denetleme mekanizmalarının nasıl çalışacağı gibi hususlar yeterli şekilde incelenmiyor. 

Lider, yönetici elit ve ulema dışında kalan çoğunluğun yönetim sürecine katılımına dair de çok bir şey yok zaten...

Ebu Yusuf tarafından daha önceleri önerilen çözüm önerilerinin ise maalesef bir kaç nesil içinde lider merkezli anlayışa evrildiğini görüyoruz.

Halifenin bir “vekil” olarak tanımlanıp, “ümmete” karşı sorumlu olduğu ve yeri geldiğinde görevden azl edilebileceği bir kültürden; Helen, Roma ve Pers kültüründe hakim olan yöneticinin/halifenin yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olduğu yönündeki anlayışa… 

Halk/ümmet” in arka plana itildiği sürece...

Dolayısı ile liderin seçim ve denetim süreci giderek ümmetin iradesinden soyutlanarak şura bir mecburiyet olmaktan çıktı.

Şia’da da imamet dinin temel esası /aslı sayılarak orada da yine ümmetin tercihleri bir teferruat olarak görüldü.

Bu tavır Şia’da daha sonra imamın ilahi bir tayinle atandığı, ümmetin seçiminin basitçe bu ilahi seçimi tasdikten fazla bir anlam taşımadığı düşüncesini akideleştirmeyi getirdi.

Ve bu da hem Sünni hem de Şia düşüncesinde yöneticinin/liderin eleştirilmesi, denetlenmesi, gerekirse görevden alınması gibi ilk dönem ortaya çıkan temaları giderek yok etti.

Ümmet vurgusu giderek azalarak liderin şahsı öne çıkarıldı.

Şura gibi katılım mekanizmalar giderek yok edilerek ulema ile devlet arasında sadece “gerek görülürse danışma” temelli bir ilişki kuruldu.

Böylece saraya kul olan ulema dışındaki asıl ilim sahipleri ile halk tabakaları tamamen siyasetten uzaklaştırılarak devre dışı bırakıldı.

***

Tüm bu yaşanmışlıklar İslam dünyasına siyaset karşıtı düşüncenin oluşumunu getirmiştir. 

Siyaset, ulemanın ve halkın gündeminden dışlanarak, kaldırılarak politika ile uğraşmak: “Leş yemek ile ölmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsanız leş yersiniz.” e indirgenmiş;

Siyaset ve muhalefet bir şer mesabesinde değerlendirilmiştir.

Bu meyanda İslam dünyasında hiçbir zaman sistematik bir muhalefet stratejisi oluşturulamadı. 

Batının muhalefet partileri mesabesinde dahi kapsamlı bir muhalefet modelleri genellemesi, detaylı bir muhalefet öngörüsü üzerinde çalışılmadı.

Toplumun siyasi süreçlere katılımı hemen hiç bir zaman öngörülmedi.

İlk dönemde gördüğümüz eşitlikçi ve özgürlükçü vurgu hiçbir zaman tekrar etmedi.

Şura ve ümmetin reyi kararları hep liderin toplum üzerinde ezici hakimiyetine bırakıldı.

Helen, Pers ve Roma kültürünün tesirinde gelişen siyasi alan daima lider merkezli bir yönetim biçimi olmayı sürdürdü, halen de sürüyor…

İslam toplumlarında siyaset ile uğraşmak bazen zahidine sebeplerle bazen de gücün kaçınılmaz kirleticiliğinden dolayı kerih görüldü…

***

O halde gücün her daim ifsat ediciliğini göz ardı etmeden, devlet yönetiminde gücü dağıtan, tek elde toplanışını önleyen, halkı sürece katan, çoğulculuğu güçlendiren bir muhalefet anlayışına ihtiyacımız var.

Acilen; sistematize edilmiş, detaylandırılmış, ayakları yere basan, derinlikli ve yalnızca dinî eliti değil halkı da siyasi sürece dahil edecek sistem öngörüleri yapmamız lazım.

Dini alanda muhalefetin pozisyonu güçlendirilmeli; din mutlaka kendisini devletin/iktidarın/gücün karşısında konumlandırmalıdır. 

Tarihsel tecrübelerimiz, bize tek adamların devleti adil yönetemediğini, “Filozof Kral” önermelerinin içinin boş olduğunu, saltanatlarla, krallıklarla dinin izdivacından dinin zararlı çıktığını göstermekte. 

Devlet gücün dizayn edildiği bir alan olduğundan din bu alana adımını attığı an lideri dönüştüremiyor ama maalesef dönüşüyor. 

Tanınmaz hale geliyor. 

Kaçınılmaz bir şekilde iktidarların himayesine girerek kullanılmaya elverişli bir argüman oluyor.

O yüzden İslam dünyasında dinin siyaset ile ilişkisini düzenlerken muhalefet fikrine ağırlık verilmeli.

Ve bu dizaynda İslami camiaların rolü, siyasetle ilişkisi, devletin yanında değil; mutlaka muhalefet üzerinden olmalıdır…

Selam ve dua ile…

Yazarın Diğer Yazıları