Enes Tarım

Hayat yine de yaşamaya değer

Enes Tarım

Kaldığı çadırın şeffaf naylondan penceresinden karşıya baktığında objeleri belli belirsiz silik görse de baharın getirdiği coşkuyu görebiliyordu... Yeni tomurcuklanan ağaçların ağırdan aldığı bir çaba ile yeşillenmeye çalıştığı anlaşılan bir park alanı alabildiğine önünde uzuyordu... 
Anne ve babalar çocuklarının ellerinden tutup getirdikleri üç beş uyduruk kaydıraktan müteşekkil park alanı ucuz plastikten devasa oyuncaklarla doluydu...
Kimi çocuklar kaydıraktan kayıyor kimisi tahterevallide karşılıklı aşağı yukarı inip çıkıyor kimisi de salıncakta sallanıp duruyordu...
İnsanları izlemeyi severdi oldu bitti. Bunun kendisini dinlendiğini biliyordu...
Deprem öncesindeki günlerde de çoğu zaman müteaddit defalar pencere önünde oturur gelip geçen insanlara bakar onların halleri hakkında tahminlerde bulunmaya çalışırdı...
Özellikle yağışlı havalarda kaçışıp duran insanların telaşesi izlenmeye değerdi.
Hele ki yağmurun toprağa ya da asfalt zemine indiğinde çıkarmış olduğu o ses onu mest eder; uzun uzun o güzelim toprak kokusunu içine çekmeye çalışırdı...
Yalnız yaşıyordu bir süredir o eski evde büyük felaket öncesi...
O meşum gecede yedi buçuk şiddetindeki depreme, yerin o acımasız kükreyişine yatağında uyurken yakalanmış; henüz ne olduğunu anlayamadan can havli ile kendini dışarıya atıp; ardından evinin çatırdayarak olduğu yere diz  çöküşünü, yıkılışını izlemişti...
Şimdi zor bela AFAD ekiplerinden yalvar yakar edinerek evinin yakınındaki park alanına kurduğu çadırda hayatının belki en zor zamanlarını yaşıyordu...
***
Zaten yaşamında çok fazla arkadaş edinememiş insanlarla fazla bir ilişki geliştirememişti...
Hep herkesten uzak, kendi dünyasında kalmış, mütevazi bir yaşam sürdürmeye çalışmıştı bugüne kadar...
Eşi ile bir yıl önceki büyük kavgada iki çocuğu da annelerinden yana tavır alınca onu yapayalnız bir başına bırakıp kopup çıkmışlardı hayatından...
Dik durmaya çalışıyordu çevresine karşı ama son zamanlarda yaşamak fazlaca anlamlı da değildi onun için galiba...
Öyle hissediyordu...   
Kimseye tahammül edecek gücü yoktu artık...
Zaten çocukluğundan beri pek kimseyle anlaşamamış; düzgün bir ilişki geliştirememişti...
Kardeşleriyle dahi...
Mahalle ve iş arkadaşlarıyla da.. 
Yalnızlığı seviyordu...
Bu tercih belki bilerek isteyerek yapılan bir eylem değildi şüphesiz...
Ama o böyleydi işte...
Zor biri oluşunun doğuştan gelen bir karakter yüklemesi olduğu fikri hep galebe çalmıştı onda... 
Fıtrat diyorlardı buna galiba...
Düşündü...
Rahmetli babası da aynı kendisi gibi huysuzdu...
O da hayatı boyu hiç bir zaman ölene dek çevresi ile uyum içerisinde olan birisi olmamıştı...
O da mutsuz bir şekilde yalnız başına ölüp gitmişti bu hayattan bir şey anlamadan...
Kadere inanırdı.. 
Ve insanların yazgılarını değiştiremeyecekleri fikrini taşırdı, öyle bilirdi hayat tecrübeleriyle...
Bazen düşünür, için için kendisine kızar yapmış olduğu incitici davranışlar ve kalp kırmalar karşısında hayıflanırdı...
Ama o böyleydi işte...
Çoğu zaman yalnızlığın getirmiş olduğu öfke nöbetleri içerisinde ağlama krizlerine girer, biraz uyur sonrasında daha dinç ve daha az endişeli olarak yataktan kalkar, olaylara hayata pozitif yaklaşmaya çalışırdı...
Ama o kadar işte...
Karşıdaki parka bakarken çocukların neşeli bağırışları ta kendisine kadar geliyordu...
Anne babaların banklar üzerinde yüksek sesli muhabbet dolu konuşmalarının yalnızlığını katlayarak artırdığını hissetti... 
Ani bir kararla uzanarak kaldığı çadırın perdesini sert bir şekilde çekip kapattı...
“Hayat hiç te iyi şeyler getirmiyor bana...” dedi kendi kendine...
“Getirmeyecek te...” diye mırıldandı belirli belirsiz sözcüklerle...
Ama yine de yaşamaya değer diye düşündü...
Her şeye rağmen...
Çadırının içerisinde sönmeye yüz tutmuş çingene sobasına ıslak küf kokulu odun parçaları atarak onların çatırdayarak yanışını izlemeye koyuldu...
Kasvetli, karanlık ve sessizlik dolu bir gece yine kendisini bekliyordu...
Selam ve dua ile.  

Yazarın Diğer Yazıları