Allah'ın Otoritesinin Sınırları
Enes Tarım
Kullar üzerinde muktedir olma hevesi aslında şeytana atfedilen olumsuz vasıflardan…
İslam tasavvurunda Allah’a rağmen Allah gibi belirleyen olma, değer koyma, yasalar vazeden olma kesin bir haddi aşma eylemidir.
Çünkü bu hak, sadece ve sadece Allah’ın hakkıdır.
Sözlükte güç yetirmek, hâkimiyet kurmak, sahip olmak, tasarrufta bulunmak anlamına gelen mülk kelimesi Kuran’da “tüm evren üzerinde hükümran olmak” anlamını ihtiva eder. Ve yüzlerce ayette Allah gökler yer ve bunların arasındaki her şeyin kendisine ait olduğunu vurgular.
İktidar ve devlet de Kur’an’da “mülk” kelimesiyle ifade edilir.
Ve Allah Kuran’da tüm mülkün, her türlü otorite ve egemenliğin kendi koymuş olduğu sınırlar ve kurallar çerçevesinde olması gerektiğini net çizgilerle defaten anlatır, ikaz eder:
“Allah ve resulü bir işe hükmettiği zaman mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur…” (Ahzab 36)
Oysa diğer tüm dinler gibi muharref Hıristiyanlık ta Yeni Ahit’e referansla: “Sezar’ın hakkını Sezar’a Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya..” (Matta 22.21) ifadesi ile her iki otoriteyi de meşru kabul etmeye çağırır insanı. Yani kilise ve devlete...
Batıda Devleti yöneten tüm iktidarlar meşruiyetini dinden, kiliseden, ilahiyattan alır.
Dolayısı ile hayatı düzenlemekle ilgili bir iddiası kalmamış Hristiyanlık, dünyevi iktidarların işine gelmiş; tüm mezhepleri ile birlikte devlete teslim olmuş bir din ve kilise iktidarların egemenlik alanını artırmıştır.
***
İslam’ın devlet öngörüsünde Tanrı ve Sezar ikilemi söz konusu değildir.
İktidarın dini ve dünyevi şeklinde ikiye ayrılması Müslümanlar için tamamen yabancı bir fikirdir.
Bu ayrım Müslüman tasavvurunda ancak son dönem modernist batıcı, öykünmeci çevrelerce oluşturuldu.
Hz. Peygamberin devlet başkanı olmadığı veya İslam’ın devlet talebi olmadığı değerlendirmeleri Allah’ın kitabını modern okumalarla okuyarak sınırlandırıp biçimlendirmenin örnekleridir.
Müslümanların din tasavvurunda adalet ahlak siyaset gibi konuların birbirinden ayrı ve müstakil mevcudiyetleri hiçbir dönem söz konusu olmamıştır.
Modern döneme dek bu böylece devam etmiş böyle bir konu neredeyse yüzyıllarca gündeme gelmemiş, tartışılmamıştır.
“Allah’ı gereği gibi takdir edememek” olarak değerlendirebileceğimiz bu hastalıklı inancı Kuran detaylı örneklendirmelerle şiddetle eleştirir ve Allah’ın yalnızca yaratan, düzenleyen, rızık veren değil; yöneten, egemen olan, yargılayan, hesaba çeken ve benzeri en üstün güç olduğunu vurgular.
Allah yalnızca metafizik bağlamda değil her anlamda otorite yetkisini mutlak şekilde elinde tutar.
O mülkün sahibidir, maliktir, her şeye hâkimdir, hükmün yegâne kaynağıdır.( Ali İmran 26,
Taha 114, Müminun 116, Haşr 23)
O, yerin göklerin ve her ikisi arasındaki her şeyin, tüm âlemlerin rabbi ve ilahıdır. (Fatiha 2, Sad 66, Nebe 37)
O her şeyin yaratıcısı ve düzenleyicisidir. İnsanlar için takip edilecek yol, yöntem, nizam ve düzen koyandır. İnsanlara bireysel ve sosyal yaşantılarında riayet etmeleri gereken hudutlar/sınırlar koyandır. (Nisa 13)
Doğruyu ve yanlışı, haramı ve helali, yasal olanı ve olmayanı sadece o belirler. Otorite yetkisine yönelik tüm merciler referansını ondan, onun koymuş olduğu hükümlerden, kurallardan almak zorundadır.
Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzab 36)
Allah’ın belirlediği kural ve kaidelere dayalı olmayan, referansını Allah’ın kitabından
almayan hiçbir yönetim, güç ve yetki kullanımı meşru değildir.
Dünyevi yaşamda hâkimiyet süren otoriter yapıların ve güçlerin meşruiyeti sadece Allah’ın kitabında belirlemiş olduğu çerçeveye uygunluk açısından değerlendirilir.
Buna göre Allah’ın belirlemiş olduğu kurallara ve sınırlara riayet ediyorsa bir otorite meşrudur. Allah’ın koymuş olduğu sınırlar dışında gerçekleşen her otorite kullanımı onun hükümlerine muhalif öğeler taşıyorsa bu mutlak anlamda bir haddini aşmadır, Allah’ın yetkilerini gasptır.
Batıldır, değersizdir, gayrı meşrudur…
Selam ve dua ile…