Tarık İnce

Vicdan okuryazarlığı…

Tarık İnce

Söylenmeyeni duymak, ruhun sessiz çığlıklarına şahitlik etmektir.

Yüzyılların birikimini avuçlarımızın içinde taşıdığımız AI aplikasyonları ve hapsolduğumuz dijital şeffaflığın aldatmacasıyla avunurken, yanı başımızdakilerin bakışlarında ve mimiklerinde gizledikleri hiyeroglifleri, suskunluklarının dipnotlarını okuyabiliyor muyuz? Yoksa duygusal cehalete gömülüp, basit birer veri işleme profiline mi dönüşüyoruz? Kâinat kitabında, “insan” diye adlandırılan bizler kâh sert bir noktayla, kâh coşkuları yansıtan bir ünlem işaretiyle, kâh tamamlanmamışlığı hissettiren üç nokta ile son bulan cümleler gibiyiz... Bu mahrem ruh kitabının üzerindeki sır perdesini kim aralamak istemez ki? İlk izlenimlerin esaretine karşı koyup zamana hak ettiği payı verme yürekliliği? Yaratılışındaki hikmeti ve taşıdığı ruhun alametlerini kavramak için duvağı kaldırabilme cesareti? Sahiden, nedir insanı okumak? Belki de insan sarrafı olabilme ehliyeti ya da ahlaki okuryazarlık: Sosyal zekâ.

Günümüzün neoliberal piyasa tabiriyle, “manipülasyon, networking, insanları etkileme, ikna becerileri veya yönetim sanatı” gibi pragmatik ambalajlara sarılmış Makyavelist taktikler olarak pazarlanan stratejileri kastetmiyorum. İlk görüşte karakter analizi, iki cümleden niyet okuyabilme, kısacık bir sessizlikten çıkarımlar yapabilme, davranış tahminleri, beden dili hileleri... Bu anlayış derin bir kavrayış değil, daha çok sofistike bir manipülasyon aracı niteliği taşır. Ne var ki, insanı okumak his, bağlam ve niyet gibi parametreleri içerir ve kapsamlı çözümlemelerden çok, küçük hassasiyetler ve duyarlılıklarla gerçekleşir. Zira insanı okumak, peşin hükümlerin ürünü olan tamamlanmış bir metni çözümlemek değildir; çünkü, her gün yeni baştan kaleme alınan bir hikâyedir aslında insan.

Gün geçtikçe, tıpkı yüz gözlü dev Argus Panoptes misali, her şeyi görebilen ama hiçbir şeyin özüne inemeyen varlıklar hâline dönüşüyoruz. Kâh Narkissos misali, kendi yansımasına olan aşkından gözleri başka hiçbir şey görmeyen; kâh zavallı Echo misali, kendi sesi olmadığından yalnızca ötekilerin sözlerini yankılayan. Bugün artık toplumlar da epidemik bir duygusal körlükten muzdarip yığınlar hâline gelmiş durumda. Byung-Chul Han'ın ifade ettiği üzre aşırı performans odaklı birey, başkalarını okumaya zaman bulamıyor. Çünkü sosyal zekâ bir konfor alanı değil, birini gerçekten okumak, ona zaman ayırmak, acılarıyla yoğrulmak anlamına gelir.

Carl Jung başkalarını okurken, genellikle kendi gölgemizi yansıtırız, der. Diğer bir deyişle, karşımızdaki insanı değil, kendi korkularımızı, zayıflıklarımızı ve karanlık taraflarımızı okuruz. Sosyal zeka, başkalarını anlamadan önce kendi iç dünyamızı anlamayı gerektirir ama. Kendi karanlık dehlizlerimizi keşfetmeden, salt ötekinin ruhundaki sükûneti veya fırtınayı tahlil ederek aydınlığa çıkamayız. Zira insan ilişkileri, doğru tespitlerle değil, empati, duygusal farkındalık, perspektif alma ve özdenetim gibi becerilerle hataları telafi etme yeteneği sayesinde güçlenir. Dinlemeyi, varlığımızla ötekinin tanığı olmayı, önyargılarımızı bir kenara koyup onlarsız içeri girmeyi gerektiren bir dikkat etiğidir bir bakıma.

Kadim bilgelik de sosyal zeka konusunda önerilerde bulunur. Lokman Suresi 18 sosyal zekayı bir üstünlük değil, bir mesuliyet ve sağduyu olarak niteleyerek etik bir zemine atıfta bulunur. Hucurat 12, sosyal zekanın dikizlemek veya gözcülük yapmak olmadığını hatırlatır. Fussilet 34, isabetli tespitten önce, gördüklerinizi nasıl anlamlandıracağınızı bilmenin ve doğru şekilde cevap vermenin önemini vurgulayarak sosyal zekanın mahiyetini veciz bir şekilde dile getirir. Nahl, 125 sosyal zekanın merkezine üslûbu; Âl-i Imrân, 159 nezâketi yerleştirir. Çünkü ilişkiler, keskin sezgi ve isabetli değerlendirmelerle değil, bilinçli ve nezaketli bir üslupla sürdürülebilir. Aslolan, bireyin kendini nasıl konumlandırdığıdır ve sosyal zeka nihayetinde bir ilişki içinde kendi kimliğini inşa etmekle ilgilidir.

Her soluk bir sözcük, her insan bir cümledir; kâinatın bizzat kendisi, birbirimizi doğru okuduğumuzda, “Oku” emrinin tezahürü olan bir kitaba dönüşebilir. Bu, kelamla değil, tavırla, sabır ve duruşla elde edilir. Tekniklerle değil, samimiyet ve niyetle geliştirilir. Maksat üstünlük kurmaksa, bu zeka değil, manipülasyon olur. Yok eğer gaye anlamaksa, etik bir yetkinlik haline gelir. Bu, ötekinin iç dünyasına sızmayı değil, onun ritmine ayak uydurmayı başarmaktır. Karşılaştığımız her insan, özünde keşfedilmeyi bekleyen bir âlem taşır ve bu hakikati ancak o gönülde yankı bulduğumuzda kavrayabiliriz. Her insan bir manzumedir; onu okuyabilen, anlayabilen ve hissedebilenler için... Rabbim bizlere, sadece bakmayı değil görmeyi, duymayı değil işitmeyi, yargılamayı değil anlamayı yeğleyecek hikmeti ve okuyabildiğimiz insanlık atlasının diyarlarında birlikte yürüyebilecek yürekliliği lütfetsin…

Yazarın Diğer Yazıları