Tarık İnce

Hissikablelvuku ya da kalp okuryazarlığı…

Tarık İnce

“Gönül Çalab’ın Tahtı, Çalab gönüle baktı” Yunus Emre
Hayatınızda mantığınızın "imkansız" dediği, verilerin "riskli" bulduğu ama içinizdeki o sessiz fısıltının "işte bu" dediği anlar oluyor mu?  En itaatkâr hizmetkarımız yapay zekanın paradoksal bir şekilde efendiliğini ilan edip, kimi sevip kimden uzak duracağımızı, ne yiyeceğimizi, hangi yolu seçeceğimizi buyurduğu ve dahi bizim için her şeyi düşündüğü metaverse çağının arifesindeyiz artık. Hiçbir şey hissetmiyor, yalnızca maruz kalıyor gibiyiz, farkında mısınız? Bir film izleyeceksek IMDB puanlarına, yemek yiyeceksek google yorumlarına bakıyor, hatta hayatımızın aşkını bile uygulamalardaki profil eşleşmelerinde arıyoruz… Heyhat ki heyhat! Sanallaştırılan dünyanın onaylamayacağı bir tercih yapmaktan öylesine korkuyoruz ki, hayatımızın dümenini algoritmalara, istatistiklere ve uzman görüşlerine devrediyoruz umarsızca. Veriye tapınma, sürekli meşguliyet, toksik ilişkiler ve sosyal uyum baskısı…

Halbuki insanoğlunun en büyük buluşları, en yüce aşkları ve en devrimci icraatları, veri analizinin hayır dediği, ama iç sesimizin haydi diye haykırdığı anlarda filizlenmemiş midir?  Steve Jobs “Eureka!” dediğinde, pazar araştırmalarının veri çöplüğüne mi, yoksa sezgisel vizyonuna mı güvenmişti? Ortada hiçbir somut veri yokken ve akıl hâlâ tartarken, kalbimize düşüveren o his, bilinçdışının bize oynadığı zarif bir oyun mudur, yoksa hissikablelvuku mu? Yüzyıllardır bize, aklın ölçüp biçemediği her şeyin hurafe olduğu öğretildi. Oysa “batıl” diye dışlanan sezgi, beynin milyonlarca yıllık deneyim ve örüntüleri saliseler içinde tarayıp bir his olarak önümüze koyduğu son derece makul bir rapor olabilir.

Beynin duygu merkezi hasar görmüş, ancak mantık ve zekâsı sapasağlam olan hastaları inceleyen Nörobilimci Damasio somatik işaretleyiciler olarak adlandırdığı vücudun verdiği hissi sinyallerin rasyonel karar verme sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etmektedir. HeartMath Institute tarafından yapılan araştırmalar da, kalbin kendine ait küçük bir beyni -İntrinsik Kardiyak Sinir Sistemi- olduğunu ve yaydığı elektromanyetik alanın beyninkinden binlerce kat güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Bir mekana girdiğimizde henüz tek kelime konuşulmadan, kalbimizin bu görünmez alanı diğer kalplerle etkileşime girerek; ötekinin gerilimini, samimiyetini ya da niyetini sezmemizi sağlıyor. Çoğu zaman iki saniyelik bir bakışın, saatler süren analizden daha isabetli olması boşuna değildir belkide. Bu durumda sezgi, romantik bir "iç ses" değil, bedenin ve zihnin birlikte ürettiği derin bir farkındalık olarak karşımıza çıkıyor olamaz mı?

Sokrates’in yanlış yapmaktan alıkoyan içsel daimon’undan, Spinoza’nın Scientia Intuitiva kavramına uzanan çizgide, sezgi bilginin zirvesi olarak konumlandırılır. Spinoza’ya göre duyumlar yanıltıcı, akıl yürütme kavramsal ama sınırlıdır; sezgi ise aracıya ihtiyaç duymadan bütünü ve özü bir anda kavramaktır. Homo Economicus olarak tanımlanan modern insanın analiz felciyle ikinci düzeyde takılı kalması, parçaları incelerken bütünü kaçırmasına yol açıyor; oysa sezgi zihnin önündeki perdeyi tek hamlede yırtan ani bir idraktir. Jung’un “içeri bakan uyanır” sözü ve Pascal’ın “kalbin, aklın bilmediği nedenleri vardır” vurgusu, aklı inkâr etmeden sınırlarını kabul etmeyi önerir: Akıl güvenli bir limandır, fakat hayat okyanusuna açılmak için dalgaların dilini hissetmek gerekmez mi?

Kur’ân hakikatin nihai idrak merkezinin yanılabilen göz veya mantıksal gerekçelerle gerçeği perdeleyebilen rasyonel akıl değil, insan bilincinin en güvenilir şahitlerinden biri olan "fuâd" olduğunu vurgular. Hac, Şems ve Enfal surelerine atıfla kalbin sadece bir duygu organı değil; doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan), ilhama açık ve "ledünnî" bilgiye ulaşan fıtrî bir pusula olduğu belirtilir. Hz. Musa (mantık/kural) ve Hızır (sezgi/batıni hakikat) kıssası da güçlü bir alegori sunuyor bizlere. Bu aslında Musa’nın (akıl) geminin delinmesini kötülük olarak değerlendirdiği yerde; Hızır’ın (sezgi) o deliğin arkasındaki selameti görmesidir bir bakıma. Kısa vadede mantıksız ve zararlı görünen tercihlerin uzun vadede mutlak bir felaket önleyiciliği olduğunun altını çiziyor. Bazen feda etmek, gelecekteki daha büyük tehditlerden koruyan, o an için "mantıksız" görünen kararları alabilme cesaretidir sezgi.

Hayatta kalmaya çalıştığımız Neoliberal çağın VUCA dünyasında asıl ihtiyacımız biyolojik, psikolojik ve manevi temelleri olan, tecrübe ve bilgi birikimiyle keskinleşen, insanın en kadim ve en güçlü anlama yeteği olan sezgidir belkide. Gözün diktatoryasının ilan edildiği günümüz okülarosentrizmi, bitmek bilmeyen gürültü, egonun hırsları, sosyal medya bildirimlerinin vızırtısı, gelecek kaygısı ve nihayet ruhsal tükenmişlik ancak böyle aşılabilir gibi. Hayat, her zaman rasyonel formüllere sığmayabiliyor ve mantığın iflas ettiği o eşikte açılacak yepyeni bir kapının anahtarı olabilir sezgi. Bahşedilmiş doğaüstü mistik bir yetenek olmadığından, sırlarını bağıra çağıra anlatmayıp, fısıltıyla konuşan kainatın huzurlu melodisini duymak için bazen aklın susup kalbin konuşması gerekir. Mana arayan bir seyyah misali çıkmış olduğumuz dünya yolculuğumuzda, egodan, hırstan ve korkudan arınmış temiz bir kalp aynasında yaşamı temaşa edebilmek ve Saint-Exupéry'nin Küçük Prens'indeki "İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez." mesajını deneyimleyebilecek ferasete sahip olabilmemiz dileğiyle…

Yazarın Diğer Yazıları