“Bilmek, bir şeyi karşısına alıp temsil etmek değildir; onun içinde bulunmaktır.” Heidegger
Sahi, bildiklerimizi nasıl bildiğimizi hiç merak ettiniz mi? Aniden zihnimizde parlayan bir içgörü müdür, yoksa düşe kalka inşa ettiğimiz kişisel bir keşif yolculuğu mu? Koca bir çınar ağacının varlığı, küçücük bir tohumun sert kabuğunda mı gizlidir, yoksa marifet, savrulduğu fırtınalar, ıslandığı yağmurlarla tecrübe ettiği büyüme sürecinde midir? Rüzgârla savrulmadan, yağmurla ıslanmadan, sadece özündeki ezelî ve içkin bilgidir onu varlığa çıkaran diyebilir miyiz? Tohum, toprağın karanlığına düşmeden, soğuğu iliklerine kadar hissetmeden ve çürüyüp yeniden doğmadan, içindeki o mükemmel planı ortaya koyabilir mi, gerçekten? Bu iki veçheli sual, sadece felsefi bir tartışmanın karşıt kutuplarını değil, aynı zamanda insan olmanın, hakikati aramanın ve nihayet bilgeliğe ulaşmanın en temel gerilimini yansıtır: Bildiklerimizi bildiğimizi nasıl biliriz?
Bugün ne yazık ki bilgi, okul, aile ve medya gibi kurumlarca belirlenen bir güç ve statü aracı olarak konumlandırılmakta; bu durum, bilginin doğruluğundan ziyade işe yararlılığıne göre değer biçilmesine ve dolayısıyla hikmetin değerini yitirmesine neden olabilmektedir. Bilgi, tıpkı Prometheus'un ateşi gibi, insanı masumiyet alanından çıkarıp, seçme ve ağır bir sorumluluk yüklenme zorunluluğuyla yüz yüze getirir. İşte tam da bu noktada ahlak devreye girer; bilginin, kişinin karakteriyle sınandığını ve gerçek bilmenin, hakkaniyetle davranma yükümlülüğünü beraberinde getirdiğini hatırlatır. Levinas'ın da işaret ettiği gibi, hakiki bilgi, insanı kibire değil, aksine ötekine yer açan bir tevazu ve ihtimama yönlendirmelidir.
Bilgi, yalnızca zihnin derinliklerinde sessizce filizlenen bir fikir değildir; aynı zamanda hayatın karmaşasında, sorulan her soru ve bulunan her cevapla kurulan, hayati bir yüzleşmedir. İnsanın dünyayı anlamlandırmadaki en güçlü aracı olan akıl, belirsizliği gideren, kavramları oluşturan güvenli bir kılavuz işlevi görürken; deneyim ise aklın belirlediği sınırların ötesine geçerek, bilgiye duygu ve somut bir doku katarak onu derinleştirir. Felsefede, Descartes'ın rasyonel kesinlik arayışı, Locke'un zihni deneyimle doldurulan "boş bir levha" olarak görmesiyle karşı karşıya gelir; ancak Kant, bu iki görüşü birleştirerek, aklın deneyimi şekillendirdiğini ve bilginin aktif bir inşa süreci olduğunu öne sürer. Sonuç olarak bilgi, basit bir zihinsel birikim veya teorik tutarlılık olmanın ötesinde; hayatın içinde karşılık bulan, acı veren gerçeklerle mühürlenerek kalıcılaşan ve kişiyi hamlıktan olgunluğa taşıyan sürekli bir gelişim serüvenidir.
Kur'anî bakış açısı, bilginin çok katmanlı yapısını akıl, duyular ve kalp bütünlüğü içinde değerlendirir. Bu çerçevede akıl, sorumluluğun merkezine yerleştirilirken (Zümer, 9), insana daima bilgisinin sınırlı olduğu hatırlatılır (İsrâ, 85). Bilgi, ilahi bir emanet (Ahzâb, 33) olarak kabul edilir ve kalpte yerleşip davranışa dönüşmedikçe sadece bir yük olarak nitelendirilir. Kur'an, bilginin elde edilişini, yeryüzünde aktif tecrübe yoluyla gerçekleşen ve kişinin kendi değişimiyle bağlantılı bir hakikat arayışı olarak konumlandırır (En’âm, 6; Ankebût, 20; Gâşiye, 17-20; Bakara, 164). Bilgelik (hikmet) ise, yalnızca bilgi birikimi değil, bilginin ahlakla terbiye edilerek kalpte kök salmasıyla ulaşılan, doğru yerde durabilme yetisidir.
Akıl yol göstericimiz, tecrübe ise ayak bastığımız somut zemindir. Bilgi, bizi daha özenli, daha şefkatli ve daha bilge birer varlık haline getirerek hayatlarımızı bir "oluş" destanına çevirdiğinde gerçek değerini bulur. Mesele yalnızca ezberlemek değil, bilgimize yaraşır, aydınlık ve sorumluluk sahibi bir karakter oluşturma cesaretini göstermektir. Hakikat; yaşamın kendisini aklın aynasında görmesi, aklın ise yaşamın ışığında kendi anlamını keşfetmesidir. Bilgi, sabit ve güvenilir bir harita değil, tam tersine yürüdükçe döşenip açılan, dönüştürücü bir keşif yoludur. Ömür boyu sürecek bu yolculukta; pusulamızın akıl, azığımızın tecrübe, menzilimizin hikmet olması temennisiyle…