"Dünyanın sorunu; akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların küstahça kendinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell
Herkesin her konuda ahkam kestiği, cehaletin en gürültülü hâliyle bilgi kılığına girdiği bir tür zihinsel oburluk çağını mı deneyimliyoruz, sizce de? Bilginin bir hikmet arayışı, bir oluş süreci değil, mülkiyet nesnesi haline geldiği günümüzde, bir fikri savunurken onu zihinsel mülkiyetimizi korur gibi savaşmamız, egomuzu besleyen bir iktidar alanına dönüştüğünü mü haykırıyor yoksa bilginin? Avuçlarımızdaki ekranların sunduğu o sahte Geshtu-E illüzyonundan kurtulup, zihnin karanlık ve sınırlı dehlizlerine doğru bir içsel hesaplaşmanın vakti geldi de geçiyor gibi… Sanrılarımızın enkazı üzerine kurulu ve bir öncekinin yanlışını düzeltmek için yazılmış kitap ya da kod tuğlalarıyla örülü cehalet anıtlarına dönüşen kütüphaneleri yada veri tabanlarını sigaya çekecek Molla Kasım nerede?
Bilginin dahi hükmedebilmek adına biriktirilmesi gereken bir sermayeye dönüştüğü neoliberal insan için, Erich Fromm’un “sahip olmak” ile “olmak” arasında sıkışıp kalan modern insan tespiti güncelliğini koruyor gibi. Bu egemenlik illüzyonu sarsılmaz bir bilgi kibrini doğuruyor oysa ki; zira bu güruh için yanılmak, basit bir hata değil, korkunç bir entelektüel iflas anlamına geliyor. Bugün artık bireysel bir sendrom olmaktan çıkıp toplumsal bir pandemiye dönüşen Dunning-Kruger etkisi, cehaletin o gürültülü ve trajik özgüvenini çıkarmıyor mu karşımıza her köşe başında? Oysa o sarsılmaz sanılan doğruların, aslında amigdaladaki bir korku sızıntısını bastırmak için uydurulmuş nöronal kılıflar olduğunu fark etsek, o kadar mağrur yürümeye devam edebilir miydik acaba?
Peki neyin doğru olduğuna kim karar veriyor, Allah aşkına? Bu patolojik zihinsel açığımızı çoktan keşfetmiş olan dijital dünya ve sosyal medya algoritmaları mı üslendi bu yükü acaba? Yoksa, histeriye dönüşen kesinlik arayışımızı bir dopamin döngüsüne hapsederek şüphe yeteneğimizi felç etmeye çalışıyor, bilmiyoruz henüz. Parmaklarımızın ucundaki o sihiri ekran, üç beş reels izleyip, birkaç tweet okuyarak her***olog olabileceğimizi fısıldayarak, her şeyi bilen ama hiçbir şeyi idrak edemeyen simülasyonlara mı dönüştürmekte bizleri? Hakikatin yerini, doğruluğu sınanmayan ama duygusal olarak tatmin eden kanaatlerle bırakarak Karl Popper’ın "yanlışlanabilirlik" ilkesi dijital yankı odalarının konforuna kurban ediliyor belkide… Düşünceyi keskinleştiren "öğretici şüphe" yitiğimiz sanki… Temel insani becerimiz haddini bilmeyi sorarsanız, ondan henüz ses seda yok…
Kadim mitoloji, balmumu kanatlarla güneşe uçmaya çalışan İkarus’un trajedisiyle insanın bu had bilmez tırmanışına karşı uyarıyor bugünün bilgi obezitelerini. Ateşi tanrılardan çalıp insana veren Prometheus, bu ateşi (bilgiyi) kendi egomuzu parlatmak için birer meşale olarak kullanacağımızı öngörememiş galiba, yazık… Oysa şüphe, entelektüel bir "otofaji" sürecidir; zihnin kendi içindeki çürümüş ve işlevsiz bilgileri temizlemesidir. Bilginin tanrısı Apollon bile kehanetlerini bulanık sunardı; çünkü o bilir ki "mutlak ışık kör eder." İnsan, hakikati ancak gölgeler arasından, parçalı bir ışıkla görebilir; kendini hakikatin ölçüsü sanan akıl ise ancak kendi karanlığını mutlaklaştırır.
Vahiy, bu bilgi kibri karşısına aşılmaz ontolojik sınırlar çekerek insanın evrendeki gerçek koordinatlarını hatırlatır. İsrâ 85; insanın kesinlik iddiasına vurulmuş ilahi bir mühür; Yusuf 76 bilginin bir üstünlük değil, bir sorumluluk olduğunu vurgulayan bir düsturdur aslında. Kur’anî perspektifte "zan" kavramı (Necm 28, Yûnus 36), modern dünyanın bilgi kibrinin tam karşılığıdır; insanın kendi subjektif kurgularını hakikat sanarak putlaştırmasıdır. Hz. Süleyman’ın kuşların ve rüzgârın dilini bilmesine rağmen bir karıncanın bilgeliğine muhtaç kalması, hakikatin hiyerarşi tanımayan doğasını ve en küçük parçanın bile en büyük iddiayı sarsabilecek bir sır taşıdığını gösterir. Bilmek, evrensel yasalar koymak değil; "bilmediğini bilerek" kibrini kapı eşiğinde bırakmış bir misafir olabilmektir.
Sonuç olarak; kesinlik bir yanılsama, şüphe ise hakikate duyulan en derin sadakattir. Şüphe, sorumluluktan kaçmanın entelektüel bahanesi değil bir duraktır; bir ikametgâh değil… Aksi halde sorguladığı dogmaların yerini alan yeni bir dogmaya dönüşür. Bilgi kibri, elimizdeki titrek mum ışığını güneş sanıp geceyi inkâr etmektir. Anadolu bilgeliğinin "Okudum bildim deme" düsturu, bilgiyi bir mülkiyetten çıkarıp bir hafifleme sürecine dönüştürmenin anahtarını sunar. Şüphe duyabilen insan, "ben oldum" sarhoşluğundan arınmış, hayret makamına ulaşmış insandır. Bilginin bir emanet olduğunu fark etmek, hakikatin sahibi değil ancak talibi olabileceğimizi anlamaktır. Her şeyi bildiğini iddia edenlerin gürültülü dünyasında, "bilmiyorum ama hayret ediyorum" demek, yapılabilecek en büyük entelektüel devrimdir. Unutmayalım ki, ancak kendi ışığının yetersizliğini kabul eden yolcu, yıldızların rehberliğinde yol alabilir. Geleneğin ve geleceğin arasında savrulduğumuz şu yalan dünyada Rabbimizin, hayretimizi artırması temennisiyle…