Nevzat Kaya

Secdeden Doğan İsyan

Nevzat Kaya

Bu çağ bize hep aynı masalı anlatıyor. Ya kapitalizme teslim olacaksın, ya sosyalizmin soğuk disiplinine, ya emperyalizmin “özgürlük” ambalajlı tahakkümüne, ya da faşizmin demir yumruğuna.

Seçenek çok gibi duruyor ama hepsi aynı yere çıkıyor. İnsanın ezilmesine.

Kapitalizm diyor ki; “İnsan, tükettiği kadardır.”
Sosyalizm diyor ki; “İnsan, devletin dişlisidir.”
Faşizm diyor ki; “İnsan, lidere feda edilir.”
Emperyalizm ise hiç saklamıyor; “İnsan, çıkarın ham maddesidir.”

Bizim itirazımız tam burada başlıyor. Çünkü İslam, insanı ne pazarın müşterisi yapar, ne devletin kölesi, ne liderin askeri, ne de küresel güçlerin istatistiği. İslam’da insan, emanet taşıyıcısıdır. Onurludur. Hesap verecek olandır.

Kapitalist düzenin en büyük yalanı, sömürüyü “doğal rekabet” diye pazarlamasıdır. Güçlünün güçsüzü ezmesi, faizin hayatın merkezine oturması, emeğin kutsal değil “maliyet kalemi” sayılması…

Bunların hiçbiri kader değildir. Bunlar bilinçli tercihlerdir. Ve İslam bu tercihlere açıkça karşı durur. Faizi haram kılarak sadece bir ekonomik yasak koymaz, bir medeniyet reddiyesi yapar.

Ama mesele sadece kapitalizm de değil. Sosyalizm, kapitalizme karşıymış gibi görünür, fakat insanı ruhundan koparır. Her şeyi maddede çözer. İnancı, ahlakı, vicdanı küçümser. Sonra ne olur? Devlet büyür, birey küçülür. Bürokrasi kutsallaşır, insan sıradanlaşır. İslam ise ne sınırsız piyasa tanır ne de sınırsız devleti. İkisini de ahlakla sınırlar.

Faşizm mi?

O zaten açık bir felakettir. Gücü putlaştırır, itirazı suç sayar, farklı olanı düşman ilan eder. İslam’ın “istişare” dediği yere faşizm “itaat” yazar. İslam’da yönetici hesap verir, faşizmde hesap sorulmaz.

Emperyalizm ise bütün bu ideolojilerin küresel halidir. Bazen liberal, bazen sosyalist, bazen laik, bazen seküler maskeler takar. Ama özü değişmez. Yeraltı kaynaklarını alır, yerüstü insanını bozar. Harita çizer, halkları böler, sonra “istikrar” dersi verir. Bugün Ortadoğu’nun kanla yazılmış tarihine bakıp hâlâ emperyalizmi savunabilen varsa ya kördür ya da ya da bu işe ortaktır. Bunun başka bir izahı olamaz.

İslam işte tam bu noktada sadece bir inanç değil, bir kurtuluş teklifidir. Çünkü "yaratmak da emretmek de Allah’a aittir" (Araf,54). Hayatı yaratanın, hayatı nasıl düzenleneceğini belirleme yetkisi de başkasına devredilemez. İktidarın, piyasanın, ideolojinin ya da devletin “son söz” iddiası işte burada çöker. Özgürlüğü arzuda değil, kullukta tanımlar. Eşitliği sınıfta değil, insanlıkta kurar. Adaleti gücün değil, hakkın yanına yazar.

Bu yüzden İslam devrimcidir/devirendir. Çünkü mevcut düzenle uzlaşmaz. “Biraz daha adil kapitalizm” ya da “biraz daha insancıl sosyalizm” aramaz. Kökten bir itirazı vardır. Tevhid, sadece putları değil, modern çağın görünmez ilahlarını da yıkar: Para, iktidar, ideoloji...

Bu yüzden bizim durduğumuz yer üçüncü bir yol değildir, bambaşka bir zemindir. Bu zemin, adaleti mülkiyetin üstüne koyar, ahlakı ideolojinin önüne geçirir, insanı sistemin merkezine alır, zulme karşı tarafsız kalmayı suç sayar.

Bugün devrimci olmak, slogan atmak değildir. Bugün devrimci olmak, faize bulaşmamaktır, zulmü kim yaparsa yapsın karşısında durmaktır, mazlumun kimliğine bakmadan yanında saf tutmaktır. Ve en zoru konforu terk etmektir.

Bu çağda gerçek devrim ahlakı merkeze almaktır. Ve bu devrim ne Amerika’dan, ne Rusya’dan, ne Çin'den ne de başka bir yerden gelir.

Bu devrim, secdeden doğrulan bir insanın, zalimin gözünün içine bakabilmesinden doğar. Bizim kavgamız budur. Ne eksik, ne fazla.

Ve insanlık, er ya da geç şunu anlayacaktır. Zincirleri kıran tek cümle hâlâ aynıdır: “La ilahe illallah.”

Yazarın Diğer Yazıları