Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir iddia var: “Kur’an bize yeter.”
İlk bakışta kulağa hoş geliyor. Sade, iddiasız, hatta dindar görünüyor. Ama biraz kazıyınca ortaya çıkan şey ne sadelik ne de samimiyet. Aksine, bu söylem İslam düşünce geleneğinin altını oyan, dini tarihsiz, peygambersiz ve yorumsuz bir metne indirgeyen ciddi bir proje görüntüsü veriyor.
Hadis inkarcılığı, masum bir yorum farkı değildir. Bu yaklaşım, İslam’ın 1400 yıllık ilmi birikimini, fıkhını, ahlakını ve pratiğini devre dışı bırakmayı hedefler. Çünkü hadisleri yok saydığınız anda, İslam’ı ayakta tutan ikinci ana sütunu kesmiş olursunuz. Bu yüzden alimler, Kur’an ve sünneti iki kanat olarak görmüş, birinin kopması halinde dinin hayattan düşeceğini söylemişlerdir.
Kur’an, Müslümanlar için elbette temel kaynaktır. Ancak Kur’an, kendisini hayatın içine nasıl taşınacağını Peygamber üzerinden öğretir. Nitekim Kur’an’da; “Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan da sakının” (Haşr, 7) buyurulur.
Yine, “Kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa, 80) ayeti, sünnetin din içindeki yerini açıkça ortaya koyar.
Kur’an namaz kılın der ama nasıl kılınacağını peygambere bırakır. Zekat verin der, oranını, şartını, muhatabını hadislerle açıklar. Hac emrini verir, uygulamasını Resulullah’ın fiiline havale eder. Bu yüzden İmam Şafi’nin şu tespiti hala geçerlidir. “Sünnet, Kur’an’ın açıklamasıdır.”
Peygamber Efendimiz de bu ilişkiyi açıkça ifade etmiştir. “Dikkat edin! Bana Kur’an ve onunla birlikte onun benzeri (sünnet) verilmiştir.” (Ebu Davud, Sünnet, 5)
Hadisleri devre dışı bıraktığınızda geriye teorik ama pratiği olmayan bir metin kalır. İnanç vardır ama ibadet muğlaktır. Emir vardır ama yöntem yoktur. Herkes Kur’an’dan kendi aklına, hissine, ideolojisine göre bir din çıkarır. İşte asıl tehlike burada başlar. Hadis inkarcılığı, bireysel dindarlık maskesi altında dini parçalamayı meşrulaştırır.
Tam da bu noktada mesele sadece bir ilmi tartışma olmaktan çıkar, küresel bir zihniyet projesine dönüşür. Çünkü İslam’ı hayattan, hukuktan, siyasetten, toplumdan ve ahlaktan koparmanın en kolay yolu, onu pratiğinden ayırmaktır. Pratiğin kaynağı ise sünnettir. Sünneti devre dışı bıraktığınızda, geriye içi boşaltılmış, ritüelsiz, toplumsal iddiası olmayan bir inanç kalır. Yani tarih boyunca Hristiyanlığın geçirdiği sürece benzer bir şekilde, hayattan çekilmiş, sadece vicdanlara hapsedilmiş bir “Hristiyanlaştırılmış İslam” modeli ortaya çıkar.
Kur’an, sadece bireysel bir inanç kitabı değil, hayatı düzenleyen bir rehberdir. Ama bu rehberin yürüyen hali Peygamber’dir. Nitekim Kur’an, “Andolsun ki Resulullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır” (Ahzab, 21) buyurarak sünneti doğrudan işaret eder. Örneği yok sayılan bir peygamber fiilen devre dışı bırakılmış demektir.
Bugün hadisler güvenilmez diyenlerin önemli bir kısmı, ironik biçimde modern Batı akademyasının metodolojisini sorgusuz kabul ederken, İslam ilim geleneğini toptan reddediyor. Oysa hadis ilmi, insanlık tarihinin en titiz rivayet denetim sistemlerinden birini kurmuştur. Ravilerin hayatı didik didik incelenmiş, zincirler kontrol edilmiş, metinler karşılaştırılmıştır.
Burada dikkat çekici bir durum var. Kur’an’ın tek bir harfini, tek bir ayetini değiştiremeyen oryantalist akıl, tarih boyunca Kur’an’a doğrudan müdahale edememiştir. Çünkü Kur’an, hem yazıyla hem ezberle korunmuş, milyonların hafızasında yaşamıştır. Bu yüzden hedef, metnin kendisi değil, metnin hayata yansıyan pratiği olmuştur. Yani sünnet ve hadis. Kur’an’ın noktasını bile değiştiremeyenler, hadisleri şüpheli hale getirerek İslam’ı içerden dönüştürmenin yollarını aramıştır.
Bu yüzden hadis inkarcılığı, sadece bir tefsir tercihi değil, İslam’ı toplumsal iddiasından arındırma projesinin önemli araçlarından biridir. Çünkü hadisler devreden çıktığında fıkıh çöker, ilmi otorite dağılır. Geriye herkesin kendi dinini yazdığı bir kaos kalır. Dini bireyselleştirme adı altında din etkisizleştirilir. Bu durum İslam'a savaş açmış oryantalist Batı dünyasının tam da istediği şeydir. Siyasi, ahlaki ve toplumsal iddiası olmayan bir kişisel inanç alanı.
Hadisleri inkar etmek, hatalı rivayetleri ayıklamak değildir. Bu ikisini bilinçli olarak karıştırıyorlar. Oysa bir şeyin sahtesinin ortaya çıkması, aslının varlığına işaret eder. Kalpazanlar, değeri olmayanın değil, kıymeti olanın taklidini yaparlar. İslam alimleri de bu bilinçle hareket etmiş, asırlar boyunca sahih olanla olmayanı titizlikle ayırmışlardır. Nitekim Peygamber Efendimiz, “Kim benim adıma yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın” (Buhari, İlim, 38) buyurarak bu hassasiyeti bizzat kendisi ortaya koymuştur.
Bu uyarı, hadis uydurmanın ne kadar büyük bir suç olduğunu gösterdiği gibi, alimlerin neden bu kadar titiz bir hadis ilmi kurduklarını da açıklar. O halde mesele temizlik değil, tasfiyedir. Ve tasfiye edilen şey doğrudan Peygamber’in mirasıdır.
Sonuç olarak şunu net söylemek gerekir. Hadis yoksa sünnet yoktur. Sünnet yoksa ibadet yoktur. İbadet yoksa din soyut bir metne indirgenir. Bu da İslam değil, herkesin kendi zihninde kurduğu parçalı bir inançtır.
İslam, kitapla birlikte peygamberle anlaşılır. Metinle birlikte yaşamla tamamlanır. Hadisleri yok sayarak dini koruduğunu sananlar aslında dini içinden boşaltmaktadır.
Ve tarih bize şunu gösteriyor. Dini hayattan koparan her akım, sonunda metni de kaybeder. Çünkü yaşanmayan din, bir süre sonra anlaşılmaz, anlaşılmayan din ise unutulur.