Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Zaten o andan sonra zaman diye bir şey kalmadı. Uykunun en derin yerinde, karanlığın tam ortasında, sanki yerin altından bir canavar silkindi. Ev sallanmadı, dünya savruldu. Yatak beşik gibi değil, tabut gibi sallandı. Ne kaçabildik ne düşünebildik. Dilimizden dökülen tek şey vardı: Kelime-i şehadet. Başka sığınılacak bir cümle kalmamıştı çünkü.
Karanlıkta uyanmak kolaydır ama karanlığın kendisi uyanınca insanın içi donar. O gece sadece evler değil, güven duygusu çöktü. Sadece duvarlar değil, kalpler yarıldı. Bir bölge değil, bir millet uyandı o sarsıntıyla. Aynı anda, aynı korkuyla, aynı çaresizlikle.
Duvarlar inliyordu, beton bağırıyordu. İnsan, ilk kez bu kadar küçük hissetti kendini. Birkaç saniye değil, bir ömür sürdü sandık. Sarsıntı bittiğinde aslında hiçbir şey bitmemişti. Asıl yıkım, tam o anda başlamıştı.
Sabah oldu. Ama o sabah güneş doğmadı. Enkazlar yükseldi. Sokaklar tanınmaz hale gelmişti. Bildiğimiz evler yoktu, bildiğimiz yüzler eksikti. Binlerce beden betonun altındaydı. Bir coğrafya değil, bir hayat göçmüştü. İnsanlar birbirine bakıyor ama konuşamıyordu. Çünkü hangi kelime, bu kadar büyük bir acıyı taşıyabilirdi?
Enkaz başlarında bir ses dolaşıyordu havada. “Beni duyuyor musunuz?” Bu ses bazen bir çocuktu. Bazen bir anne. Bazen kolu, bacağı enkazda kalmış bir baba. Günlerce aynı cümle yankılandı. Kimine ulaşıldı, kimine ulaşılamadı. Kimileri kurtarıldı, kimileri sessizce can verdi. Kurtarma ekibi yetişemediği için, umutla beklerken, kimseye yük olmamak ister gibi sessiz sessiz ölenler oldu. Onlar bağırmadı. Ama bu toprak onları hiç unutmadı.
Derken gündüz vakti ikinci deprem. O an korku, panik olmaktan çıktı, kaçışa dönüştü. Kar yağıyordu, dondurucu bir soğuk vardı. İnsanlar üstlerine ne geçirebildilerse onu aldılar. Bavul yoktu, plan yoktu. Sadece hayatta kalma içgüdüsü vardı. Dışarıda sabahlayanlar oldu. Ateş yakıp çocuklarını ısıtmaya çalışanlar… Donmamak için birbirine sokulan aileler… Anneler evlatsız kaldı. Çocuklar annesiz, babasız… Kimi kolunu, kimi bacağını, kimi hayatının tamamını kaybetti.
Ağlayan çocuk sesleri, titreyen yaşlılar, sessizce akan gözyaşları… Şehirler boşaldı, yollar doldu. İnsan seli korkuyla dağıldı. Geriye sadece enkaz, feryat ve yarım kalan hayatlar kaldı.
Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Devlet mi, millet mi, yarın mı? Bunlar sonra konuşulacaktı. O an tek bir gerçek vardı. Hayatta kalmak ve bir cana daha yetişebilmek.
İşte tam o noktada anladım ki bu yaşadığımız sadece bir deprem değildi. Bu, Allah’ın insana sorduğu en ağır sorulardan biriydi. “Güvendiğin beton muydu, yoksa Bana olan teslimiyetin mi?”
Güç sandığımız her şey bir anda tuzla buz oldu. Evler, eşyalar, makamlar, biriktirdiklerimiz… Hepsi anlamsızlaştı. Geriye sadece iman kaldı. Kiminin sabrı, kiminin merhameti, kiminin vicdanı sınandı. Belki bu bir ceza değildi ama kesinlikle bir imtihandı. Kimimiz kaybettik, kimimiz yandık, kimimiz sessizce büyüdük. Ve her imtihan gibi bu da insanı ya parçaladı ya hakikate yaklaştırdı.
Sonra mı? Sonra Türkiye oldu.
Bu millet, işte o gün kendini yeniden hatırladı. Doğudan batıya, kuzeyden güneye yardım tırları yağmur gibi aktı. Yollar, zamanın bile durup yol verdiği, can kurtarmaya giden kahramanların geçit alanına dönmüştü. Tanımadığımız insanlar tanıdıklarımızdan önce koştu. Enkaz başlarında sabahlayanlar, bir çorbayı paylaşanlar, hiç tanımadığı birinin elini tutup “yalnız değilsin” diyenler… Enkazdan sadece insanlar değil, umut da çıkarıldı.
Artçılar bitmedi, acı dinmedi, geceler uzun sürdü. Çocuklar her seste irkildi. Ama bir yandan da küllerimizden doğmaya çalıştık. Çadırların arasında hayatlar kuruldu, konteynerlerde umut büyütüldü. Yıkılanın yerine sadece ev değil, sabır koyuldu. Yaraların üstünü betonla değil, dayanışmayla kapatmaya çalıştık.
Ve bugün. Bugün dönüp baktığımızda şunu görüyoruz. Bu yara kolay sarılmadı ama sarılıyor. Şehirler yeniden çiziliyor, hayat yeniden kuruluyor. Betonun yanına vicdan, demirin yanına merhamet koyulmaya çalışılıyor. Devlet olağanüstü bir çalışma ortaya koydu. İnşallah çok bir şey kalmadı. İnsanımız yeniden evine kavuşuyor, hayat yavaş yavaş normale dönüyor.
Ama unutmamamız gereken bir şey var. Bu topraklar sadece binalarla ayağa kalkmadı. Dualarla, sabırla, dayanışmayla kalktı. Enkazdan çıkarılan her beden, bize hayatın ne kadar emanet olduğunu hatırlattı. 6 Şubat bir tarih değil, bir ders, bir uyarı, bir emanettir.
Allah’ım!
Bizi betonla değil, merhametle güçlü kıl.
Unutmayı değil, ders almayı nasip et.
Bu topraklarda bir daha böyle acılar yaşatma.
Vefat edenlere rahmet, kalanlara sabır ver.
Bu milleti bir daha karanlıkta uyandırma.
Ve bize şunu unutturma:
Bu şehirleri biz ayakta tutmadık, Sen tuttun.
Biz sadece birbirimize tutunduk.