Hiçlik Mi Kaçış Mı?
Nesibe Aldemir
Antarktika’da sürüsünden ayrılarak tek başına yürüyen bir penguenin görüntüleri, sosyal medyada “nihilist penguen” adıyla yapılan paylaşımlara konu oldu. Werner Herzog’un 2007 yapımı belgeselinden alınan bu sahne, modern hayatın anlamsızlığı, bireysel yabancılaşma ve kopuş duygusunun sembolü olarak yorumlandı. Nihayetinde hepimizin az çok hissettiği duygulara tercüman olan bu görüntüler hızla yayılırken herkes kendi penceresinden bakarak olaya farklı bir bakış açısı geliştirdi.
Teknoloji çağında bu denli hızla yayılan ve ilgi gören bu videonun bize anlattığı çok şey var aslında. Modern insanın sözde seçili yalnızlığından hiçliğe sürüklenen hayat hikayesinden tutunda herkesleşmenin verdiği bunalımla kendi olmanın çaresizliğine kadar birçok kompozisyonu içine alan bu görüntüler, her birimizin içinde ayrı yankı uyandırdı.
Sosyal medya platformlarında gidermeye çalıştığımız yalnızlığın da sembolü olan nihilist penguen, kalabalıklar içindeki yalnızlığımızı da gözler önüne seriyor. İnsanlara güvenin giderek azaldığı, sokakta yürürken tedirginliklerin arttığı, neden yan baktınlara kurban giden çocuklarımızın sayısının çoğaldığı, kadın cinayetlerinin normal bir habermiş gibi servis edildiği bir dünya… Umudun mum ışında arandığı, akrabalık ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlandığı, yüzüne gülenlerin arkandan kuyunu kazdığı bir alem. Artık şaşıracak bir şeyin kalmadığı bir dünyada yaşamak… Ve maalesef ki bu dünyayı beraber inşa etmiş olmak içler acısı değil de nedir? Neden hepimiz o penguen gibi başımızı alıp gitme isteği duyuyoruz ki?
Başkalarını ve çivisi çıkmış dünyayı suçlarken kendimizi ne kadar yargılıyoruz? Sizce de tuhaf değil mi hep başkalarının suçlu olması. Evimiz kirlenir ve yoruluruz endişesiyle eve misafir almaktan imtina ederken, yolda karşılaştığımız tanıdığımızdan selam vermekten kaçıp yüzümüzü çevirirken, dertlerimizi sıkıntımızı paylaşacak kadar bir yakın dostluk kuramazken, önyargı gözlükleriyle insanları etiketlerken kalkıp dünyadan ve insanlardan şikâyet etmemiz ne kadar manidar değil mi? Aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip bin yıl yaşayan yılanların zehrinden rahatsızlık duymamız ne denli haklı kılar bizi? Çivisi çıkmış bu dünyadan, nihilist penguen gibi kaçma isteğimiz bizi ne kadar insan kılar? Ya da bu kaçışın kime nasıl bir faydası olacak? Yoksa kaçtığımız kendimiz miyiz? Nerede isek orayı yeşertmekten ne kadar mesulüz diye hiç düşünüp kafa yorduk mu? Toplum içinde bulunduğum rollerin hakkını verebiliyorum? Anne, baba, evlat, teyze, hala, amca, dayı, dede, anneanne, babaanne, yeğen, kuzen, kayınvalide, kayınbaba, gelin, damat diye uzayıp giden aile bağlarında nasıl bilinir nasıl hatırlanırım? Çalışan isem çalıştığım yerdeki yansımam nedir? İş arkadaşlarımla olan iletişimim nasıl? Arkadaşlarıma ve dostlarıma yük olan mıyım yoksa onların yükünü alan mıyım? Neredeyim ve nasılım? Bu sorulara cevap olarak rollerimizin hepsinde çok iyi olduğumuzu söyleyip bu yalana kendimizi inandırdık mı işimiz ne kadar da kolay oluyor değil mi? Hatta her yerde mağdur olduğumuzu falan da düşünelim. Olmadı penguen misali her yeri ve herkesi terk eder gideriz. Oldu mu şimdi çok da güzel oldu der kendimizi avuturuz.
Tüm bu çıkmazların içinde kıvranırken insan bilir ve anlar ki ne kadar kaçarsa kaçsın kendinden kaçamaz. Kendimizle ilgili gerçeklerle yüzleşmek ve kendimizi bilmek, hayatla ve insanlarla kurduğumuz bağları daha samimi ve kuvvetli kılar. Kendini bilmeyen ve kendinden kaçan insan her daim bir yokluk çeker. İnsan kusurlarıyla insandır. Bu gerçeğin ışığında kalbimize yaptığımız derin yolculuklar, bizi kendimizle tanışık eyler. Bu tanışık ve barışık olma hali bizi yoktan var eden Rabbimize de yakın kılar. Tüm bunları düşününce hiçlik dedikleri duygunun yerini bambaşka duygular alıyor. Şimdi biz karar verelim yürüdüğümüz yollar bizi hiçliğe mi sürüklüyor, hakikate mi? Kaçtığımız bu dünyanın çıkan çivilerinden ne kadar sorumluyum? Hazırsanız başlasın yolcuğumuz kendimize doğru vesselam…