Hayatın Ortası
Nesibe Aldemir
Sessiz bir veda zamanıdır, orta yaşların başlangıcı. Koyu perdelerin kenara çekildiği, gönül gözünün buğusunun silindiği vakitlerdir. Burada başlar çoğu insanın hayatla gerçek teması. Burada başlar dönüm noktaları. Kırık düşlerin kırıntılarında hüzünlenmeyi bırakır yüreğiniz. Gerçek hikayelerinin peşinden sürüklenmeye başlarsınız.
Gençliğin verdiği telaşlı adımlarınız yavaşlar. Heyecanlarınız duraklar. Hayretiniz giderek artsa da insan ilişkilerinizde sizi şaşırtan durumlar azalır. Hayatın bir ders olduğunu anlarsınız. Ondan öğrenecek çok şey olduğunun farkındasınızdır. Farkındalığınızı ve duyarlılığınızı besleyen bu öğretiler sizi daha iyi olma yolunda ilerletir. Anlam arayışınıza anlam katan bu yolculukta yorulursanız da yolda olmanın verdiği huzurla atarsınız her adımınızı.
Sıcak bir tebessümün, içten bir selamın sizden bir şey kaybettirmediğini fark edersiniz. Aksine gönül bahçenizin güllerini sulayan bu hasletlere sahip olmanın şükrünü eda edersiniz. Gönül almanın gönül kırmaktan daha güzel meziyet olduğunun farkına varırsınız. Kimsenin kalbinin ta derinliklerinde yatan duyguları bilmediğinizi bilir, bu bilginin ışığında suizan yerine hüsn-ü zanı tercih edersiniz. Kimse kalbini elinde taşımıyor neticede. Ama ve lakin kalp içinde taşıdıklarını söyledikleriyle ve eyledikleriyle dışa vuruyor. Buradan hareketle yaşadıklarınızdan pay çıkarmayı da öğrenirsiniz.
Gelgelelim bazen geç kalmış hissederiz. Bazen boşa yaşamışız hissiyatıyla dolar taşarız. Bazen verdiğimiz tavizlerin ızdırabında boğuluruz. Bazen pişmanlıklar yakar kavurur içimizi. Bazen gençlik denen bahara dönmek arzusu sarar kalbimizi. Ama ne fayda ki geçen günler kitapların arasında kurutulmuş çiçekler misali tüm canlılığını yitirmiştir. Bir tek anıların izi vardır yüreğimizde. Bir de yangınlardan arta kalan küller. Sızısı boğazda düğüm, acısı zaman zaman tazelenen küller…
Geçen geçmişliğiyle meşhurdur oysa. Onu bu günümüze taşıyıp en kıymetlimiz yapmak ne katıyor bizlere hiç düşündünüz mü? Hangi hakkımız geçmişten bugüne taşındı da ödendi? Hangi zamanımız geri getirildi de hakkı verildi? Geçen geçmişliği ile meşhurdur azizim. Geçmişten orta yaşlara taşıyacağımız şeyler ancak ve ancak tecrübelerimizdir. Onun dışında getirdiğimiz ne varsa bize yük oluyor. Bizi kedere ve hüzne boğmakla kalmayan bu yükler, bugünümüzü yaşamaktan da bizi alıkoyuyor. Geçmiş bir değirmen misali anı öğütmeyi sever. Anı onun ellerine teslim etmek demek ömrünü de onun ellerine vermek demektir.
Bu gerçeği unutmadan yaşamak ne katar ki bizlere? Birincisi geçmişin çöplüğünde gezinmeyi bırakırız. Böylece etrafta güzel kokuların varlığına şahitlik ederiz. Bu kokular ki insanı kendi özüne götürür. Ve bazen başka insanların yüreğinde konuk eder. İkincisi anlamlı ve dolu bir hayat yaşamak için kolları sıvarız. Bu minvalde hayata anlam katanlarla ünsiyet kurarız. Seçeriz, eleriz ve bizi Rabbimize bir adım daha yaklaştıranlarla olamaya gayret ederiz. Gerisiyle kurulan zorunlu bağlarda sınırlarımızı belirlemeyi öğreniriz. Üçüncü olarak da geçmişin prangalarından kurtulduğumuzu fark eder, özgürlüğün tadına varırız. Yaralarımızın, acılarımızın kollarımızı saran kelepçelerini kırar, eyleme geçeriz. Ahu zar etmek yerine dünyaya insan olarak gelmiş olmanın müteşekkirinde oluruz.
Yaşamın farkına varırız geç de olsa. Bir kahvenin kokusundan tutun da bir çocuğun g/özündeki ışığın inceliğinde incelir ruhumuz. Ve dokunuruz kalplere. Daha fazla dinler daha az konuşuruz. Bazen gözlerimizden okunsun isteriz hüznümüz. Bazen sevincimizi paylaşırız, ince ince yağan kar misali dağıtırız her yere. Bazen de iyi gelmek isteriz feryadı göğe çıkan bir yüreğe.
Yaşamaktı eni sonu. Ortası var mıydı bilinmez yaşların. Şair Cahit Sıtkı Tarancı; yaş otuz beş yolun yarısı eder demişti. Lakin kırk altı yaşında vefat etmişti.
“Ya tenime bir rüzgâr gibi değmeden giderse hayat ellerimden. Gözyaşlarım, gülüşlerim, sevgilerim, aşklarım, hayal kırıklıklarım, acılarım, hüzünlerim, neşelerim… Beni ben yapan hallerim… Hepsinin bizler için var olduğunu unutmadan yaşamaktır esas olan.” Orta yaşların başında bizi telaşa düşüren şey, bu hisleri hissetmeden yaşamış olmaktır. Yanı sıra dünyada anlamlı izler bırakmadan göçüp gidecek olmanın verdiği huzursuzluk. İçimizi yakıp kavuran sonsuzluğa olan hazırlıksızlığımız… o zaman kaygımızı doğru yere kanalize etmeye ne dersiniz?
Merhume Ayşe Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar isimli eserinde geçen şu cümleyi hangi yaştaysak oraya -baş, orta ve son fark etmez- armağan edelim;
“Kıyamet günü yaratıcıya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim.”