Aslı mı fotokopisi mi?
Nesibe Aldemir
Dünyaya ve insana bakış açımız iç dünyamızın yansımasıdır. Olayları ve olguları yorumlayışımız, insanlara kolayca etiketleyişimiz ve davranışlarımıza dökülen hallerimiz hepsi içimizdeki nehirlerden sızan akıntıların izidir.
Bizi biz yapan duygu ve düşüncelerimizdir. Onların yıllar boyu aldığı besinler ne kadar sağlıklı ise hayata ve insanlara yaklaşımımız da o kadar sağlıklı olur.
Doğduğumuz günden yetişkinlik çağımıza değin ailemizden ve çevremizden aldıklarımızla giyinir kuşanırız. En doğru olanı bu olarak kabul eder ve bu doğrultuda yaşamaya çalışırız. Ta ki düşüncelerimizi geliştirip olgunlaşıncaya kadar. İşte burada farklı bir hikâye başlar. Farklı bir pencere açılır ufka doğru. Bildiğimiz, alışageldiğimiz dünyanın çok ötesinde…
Burada başlar hayatla ilgili sorgularımız. Sancılarımızı burada hissederiz. Öyle değil de böyle imiş diye aydınlanırız. Yeniden okuruz hayata dair bize öğretilen cümleleri. Kelimeler yeniden anlam kazanır gönül dünyamızda. Manzaraya farklı açılardan da bakmaya başlarız. Görmeyip gözden kaçırdığımız şeylere hayret eder, fark etmediğimiz detayları daha yakından inceleriz.
İnsanoğlunun böyle tuhaf bir yanı vardır işte. Yaşı ilerledikçe gerileyen görme yetisine rağmen yaş aldıkça ve yaşadıkça daha ileriyi görme potansiyeli artar. Öngörüsü yükselir, bakış açısı genişler. Buranın verdiği ferahlıkla hayatına derinlik katmaya başlar. Derinliği artıkça da kaldırma gücü yükselir.
Bu yüzden eskiden bize ağır gelen yükler, tabiri caizse parmak ucumuzla taşıyacağımız yüklere dönüşür. Bu dönüşüme insanın kendisinin verdiği katkı büyüktür. Okuduklarıyla, okuduklarını hayata dokuduklarıyla değişim ve dönüşüme meyyal olan her insan, günü gelince istediği olgunluk ve kemal mertebesinden payını alacaktır.
Annesinden, babasından ve çevresinden gördüklerini, bildiklerini bahane ederek hayata bakanlar, buğulu camların kirinden şikâyet edip dururlar. Öfkeyi, şikâyeti, kaygıyı, güvensiz hissetmeyi, hayata ve insana olumsuz bakmayı aileden miras aldıklarını bilerek veya bilmeyerek yaşayanlar yine bu duyguların dozunu fazladan kaçırarak hayata devam ederler. İşte bu hal insanın kendi iradesiyle olan bağını zayıflatır. İnsan, bazı şeylerin farkına varınca bilinçli bir şekilde sağlam iradesiyle buğulanan camını temizlemeye gayret edebilir nihayetinde.
Hayatımız, geçmişten getirdiğimiz olumsuz duyguların esaretine teslim edilecek kadar kıymetsiz değildir. Bunu bir kere zihnimize ve kalbimize kazımayı unutmayalım. Yaşanan olumsuz hayat deneyimlerimizi, bizi dağıtan ve çökerten birer olgu olarak görmeyip aksine bizi toparlayan ve derinleştiren bir basamak gibi görebilseydik acaba neler değişirdi yaşamımızda?
Nasıl yansırdı dünyaya g\izimiz? Bu soruların cevabını aramak için biraz yorulmak gerektiği kanaatindeyim. Netice itibariyle her birimiz farklı ailelerin bahçesinde büyüyen çiçekleriz. Her birimizin kendine göre zor bir hayat hikâyesi var. Arkamıza dönüp okuduğumuz bu hayat hikâyesindeki kahramanları suçlamak işin kolay olan kısmıdır. Zor olan bu hikâyeyi olduğu gibi kabul edip yeni bir hikâye yazarken nasıl bir kahraman olmak istediğimizde. Evet, mutsuz ve memnuniyetsiz bir ebeveyn ile büyümüş olabiliriz. Ya da öfke ve şiddete maruz kalmış olabiliriz. Yeterince sevilmemiş hissedebiliriz de. İşte tüm bunların farkında olarak yeniden oluşturduğumuz farkındalık ile kendi hayatımızın sorumluluğunu almaya ne dersiniz?
Bana kalırsa hayat dediğimiz gerçeğin asıl yüzü bu olsa gerek. Diğerleri fotokopi misali aslıyla ilgisiz ve alakasız değil mi sizce de? Vesselam…