Malatya’nın ufkunu bir mühür gibi mühürleyen Beydağı, bugünlerde gökyüzüyle sözleşmişçesine bir sessizliğe büründü. Şehrin her köşesinden başınızı kaldırdığınızda o heybetli zirvenin, bulutlarla raks eden bembeyaz vakarıyla karşılaşıyorsunuz. Eskilerin o içli türküsünde feryat ettiği gibi; “Kurban olam Beydağı’nın karısan...” Bu, yalnızca bir doğa olayına yakılan bir ağıt değil; toprağın, suyun ve insanın o beyaz berekete duyduğu kadim bir sadakat yeminidir.
Kış, Malatya’ya süzüle süzüle değil, adeta bir saltanat alayıyla geldi. Şehrin gürültüsü, egzoz sesleri ve gündelik telaşın o hırçın tınısı, yağan her bir kar tanesinin yumuşak dokunuşuyla sustu. Tabiat, Malatya’nın üzerine samur bir kürk gibi serilen bu beyaz örtüyle, adeta tüm şehri derin bir tefekküre davet etti.
Orduzu’da Zamanın Durduğu Yer
Şehrin kalbinden çıkıp Orduzu Tabiat Parkı’nın kapısından içeri girdiğinizde, zamanın akışının değiştiğini hissedersiniz. Gölün aynası, etrafını saran karlı çamların ve çıplak dalların akisleriyle bir rüya alemine dönüşmüş durumda. Kar taneleri gölün yüzeyine değerken, sanki suyun kulağına binlerce yıllık sırları fısıldıyor.
Arslantepe’nin gölgesinde yükselen bu coğrafya, kışın gelişiyle birlikte modern dünyadan kopup masalsı bir sessizliğe bürünüyor. Orduzu’nun yorgun ağaçları, üzerlerindeki kar yükünü birer mücevher gibi taşıyor. Burada rüzgar bile sesini alçaltıyor; çünkü bilir ki bu beyaz sessizlik, tabiatın en nadide şiiridir. Her bir adımda karın çıkardığı o kristalize ses, insanın ruhunda yankılanan bir melodiye dönüşüyor.
Beydağı: Şehrin Ebedi Nöbetçisi
Malatya’nın sokaklarında yürürken, Kernek’ten süzülen soğuk rüzgarın yüzünüzü bir mazi hatırası gibi yalayıp geçtiğini duyarsınız. Kanalboyu’ndaki çınar ağaçları, bembeyaz gelinliklerini kuşanmış, birer devasa kandil gibi ışıldıyor. Şehir, sanki tüm kederlerinden arınmak istercesine bu beyaz örtüye sıkı sıkıya sarılmış.
Beydağı, bir anne şefkatiyle yukarıdan izliyor ovayı. Onun karı, sadece yolları kapatan bir engel değil; baharda coşacak olan suyun, dalda çiçek açacak olan kayısının, toprağa düşecek olan canın ilk müjdecisidir. Bu yüzden Malatyalı için Beydağı’nın karı, umudun en berrak halidir.
Beydağı, alelade bir coğrafi yükselti değil; şehrin kaderini avuçlarında tutan ulu bir koruyucudur. Kar, en çok onun omuzlarına yakışır; tıpkı bir dervişin sırtındaki beyaz hırka gibi vakarla durur zirvelerinde. Şehir altta telaşla akıp giderken, o yukarıda sükûnetin ve sabrın dersini verir bize. Rüzgarın kayalıklarında ıslık çaldığı, fırtınanın yamaçlarını dövdüğü en amansız gecelerde bile, o ak gerdanlığıyla Malatya’yı selamlamaktan vazgeçmez. Beydağı’nın karı eriyip sızım sızım toprağa karışmadıkça, ovadaki fidanın yüzü gülmez, kayısının tadı yerine gelmez.
Bir Kış Masalının Sonu Değil, Başlangıcı
Bugün Malatya, sadece bir şehir değil; her mısrası karla yazılmış bir divan, her sayfası saflıkla bezenmiş bir roman gibi. Pencere kenarında içilen sıcak bir çayın buharında, Beydağı’nın dumanlı başını seyretmek; dünyevi tüm dertlerin bu kar taneleri gibi eriyip gideceğine olan inancımızı tazeliyor.
Kışın bu en zarif vaktinde, Malatya’nın beyaz uykusu aslında bir uyanıştır. Doğanın kış uykusuna daldığı bu demlerde, insan kendi iç sesini daha gür duyar. Beydağı’nın karına kurban olanlar bilir ki; bu beyazlığın sonu, baharın en yeşil, en bereketli vuslatıdır.








