Aynı yatakta sırt sırta dönmüş iki insan…
Aralarında ne kavga var ne kırıcı bir söz. Sadece eksik kalan bir cümle. Gün boyu konuşulmuş, çocuklar, iş, hayat konuşulmuş; ama gönle dokunan yer pas geçilmiş. İşte evliliklerin çoğu burada yoruluyor: Konuşuluyor ama temas edilmiyor.
Adam suskun. Kadın bekliyor. Kadın bekliyor çünkü kalbiyle sezdiği bir şey var; adam suskun çünkü “ne söyleyeceğini” bilmiyor. Tam bu noktada, erkeğin beyninde çözüm arayan mekanizma devreye giriyor, kadının beyninde ise “görülme” ihtiyacı büyüyor.
Adam bir anda şunu söylüyor:
“Bugün çok yordum seni, ama bil ki sen benim sığınağımsın.”
O cümle kadının savunmasını indiriyor. Çünkü kadın önce güvende hissetmeden açılmıyor. Ardından kadın dönüp şu karşılığı veriyor:
“Sen olmasan ben bu yükleri taşıyamazdım.”
İşte orada adam yaklaşıyor. Çünkü erkek takdir edilmeden derinleşmiyor. Ne terapi yapıldı ne eğitim alındı; sadece beyinlerin çalışma usulüne uygun iki cümle kuruldu.
Erkek kadına güven ve seçilmişlik hissettirdiğinde kadın açılır. Kadın erkeğe değer ve yeterlilik hissettirdiğinde erkek yaklaşır.
Buradan şu sonuç çıkıyor:
Duygusal sözü kimin önce söylediğinin bilimsel bir sırası yok; ama sözü kimin ne için söylediğinin bir karşılığı var. Erkek güven ve seçilmişlik diliyle kadını açar, kadın değer ve yeterlilik diliyle erkeği yakınlaştırır. Bedensel yakınlaşma cümlelerle tutuşur. Kadın sözle ısınır, erkek onayla derinleşir.
Kadının aradığı “görülme” duygusu yerine oturursa; erkeğin beklediği “takdir” sessizce gelirse -sırası önemli değildir.- eşler mutlu olur.