Aura, insanın sadece bedeniyle değil; duyguları, düşünceleri, niyetleri ve iç düzeniyle etrafına yaydığı psikolojik ve duygusal iklimdir. Bilimsel dille ifade edersek aura; kişinin ruh hâlinin yüzüne, ses tonuna, beden duruşuna ve davranış ritmine yansımasıyla oluşan, karşısındaki insanın sinir sistemini doğrudan etkileyen görünmez bir alandır.
Ben yıllar içinde şunu net gördüm:
İnsanın “aurası” —yani duygusal iklimi— özgün ve bulaşıcıdır. Her insan kendi iç dünyasında bir hava taşır. Kimi evine yağmur getirir, kimi bahar.
Bilim buna ne diyor?
Psikoloji der ki: İnsanlar aynı ortamda birbirlerinin duygusal tonuna istemsizce senkronize olur. Buna duygusal bulaşma denir. Yani sen sakinsen, sakinlik yayılır. Sen gerginsen, gerginlik de yayılır. Beynimizdeki ayna nöronlar, karşımızdakinin yüz ifadesini, ses tonunu, hatta iç ritmini taklit eder. Bu biyolojidir. İnanç meselesi değildir.
Ama burada kritik bir ayrım var:
Kim kimi düzenliyor?
Ben bir danışanım üzerinden değil, bizzat şahit olduğum bir hikâye üzerinden anlatayım. Adını değiştireyim: Zehra.
Zehra’nın bir özelliği vardı. Eve gelen duyguyu hemen içeri almıyordu. Kapıda bekletiyordu.
Eşi işten yorgun, omuzları çökmüş, yüzü asık gelirdi. Zehra bunu görür ama üstüne giymezdi. İşte mesele burası.
Bir gün sordum:
“Nasıl dayanıyorsun? Adam asık suratla giriyor, sen bozulmuyor musun?”
Gülümsedi ve dedi ki:
“Bozulmak kolay. Ama ben evimi bozmak istemiyorum.”
Bu cümle bir terapi kitabıdır.
Zehra’nın yaptığı şey şu:
Psikolojide buna duygusal sınır denir. Yani eşinin duygusunu anlamak ama yüklenmemek. Erkek dışarıda darbeler yemiştir. Trafik, patron, geçim yükü, hayal kırıklığı… Eve gelirken bilinçdışı olarak bir şey arar: Sakin bir sahil. Güvenli bir liman.
Ama tehlike şurada başlar:
Kadın, adamın yorgunluğunu üstüne alırsa, “Ne biçim geldin eve?” diye karşılık verirse, işte o an iki taraf da kaybeder. Adam zaten çökmüşken, kadın kendi iç bahçesini de karartır. Psikolojide buna karşılıklı dengesizlik denir. Yani biri düşerken diğeri de peşinden atlar.
Atasözü boşuna dememiş:
“Yangına körükle gidilmez.”
Zehra körükle gitmiyordu.
Çay koyuyordu.
Evin ışığını açıyordu.
Sesini yumuşak tutuyordu.
Soruyu bile sonra soruyordu.
Bilim şunu söyler:
Sakin bir yüz, sakin bir ses, yumuşak bir temas; karşı tarafın sinir sistemini aşağı çeker. Kalp ritmi yavaşlar. Kortizol düşer. Prefrontal korteks tekrar devreye girer. Yani adam aklına geri döner.
İşte “gül bahçesi” dediğimiz şey tam olarak bu.
Gül, bağırmaz.
Koku salar.
Zehra’nın evi bir koku salıyordu.
Adam ilk başta sessizdi. Sonra omuzları gevşedi. Yemekten sonra bir şey anlattı. Sonra bir iç çekti. Sonra dedi ki:
“Bugün çok yoruldum ama eve gelince rahatladım.”
İşte kazanan an burasıdır.
Şimdi soruyu soralım: Suç kimdeydi?
Ne yorgun gelen erkekte, ne de susan kadında.
Suç, duyguyu yönetememekteydi.
Kadınlar için burada çok önemli bir uyarı var ve bunu özellikle söylüyorum:
Lütfen eşinizin dışarıdan getirdiği sıkıntıyı hemen kabul etmeyin. Merhamet, yüklenmek değildir. Sabır, kendini yakmak değildir. Güçlü olmak; iyi kalabilmektir.
Kur’an’da çok ince bir ilke vardır:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olanla sav.* Fussilet 34
Bu bir ahlak cümlesi olduğu kadar psikolojik bir stratejidir.
İnsan kötüden iyiye kayar.
Gerilimden sükûnete yönelir.
Ama biri o sükûneti tutarsa…
Zehra tuttu.
Kendi iç iklimini korudu.
Evin avlusunu çamura çevirmedi.
Ve şunu fark etti:
Adam zamanla eve daha yumuşak gelmeye başladı. Çünkü beyin öğrenir. “Burada huzur var” diye kodlar. Eve gelmek bir yük değil, bir ödül olur.
Son sözümü özellikle kadınlara söylemek istiyorum:
Gönül dünyanızı ucuz tepkilere feda etmeyin.
Evinizi, eşinizin en yorgun hâline göre dizayn etmeyin.
Siz iyi kalın. Siz dengede durun. Siz gül olun.
Çünkü bazen bir erkeği düzeltmek için nasihat değil,
bir sakin yüz yeter.
Gül bahçesine eşiniz mutlaka nüzul edecektir..