Kalabalıklar İçinde Yalnızlık
Abdullah Ergün
Dünya, son zamanlarda yaşanan gerilimlerle dengeleri değiştiriyor. Sınırlar tedirgin, kelimeler ağırlığını kaybediyor. Önlemler artıyor. Bu gürültünün içinde, duyarlılığı olan insanlar, günün her saatinde yaşanan son dakika haberleriyle derin bir tedirginliğe sürükleniyor. Ama bir de bunun tam karşısında duran, neredeyse daha ürkütücü bir hâl var: Hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edenler. Hayatın acıya çarpıp geri döndüğü bu günlerde, kayıtsızlığın bu kadar kolay taşınabilmesi insanın aklını kurcalıyor.
Etrafıma bakıyorum. Büyük bir çöküş yok. Büyük bir isyan da yok. Sadece sessiz bir yorgunluk… İnsanlar ayakta, ama diri değil. Konuşuyorlar, çalışıyorlar, gülümsüyorlar; yine de içlerinde bir yer, sanki uzun süredir kapalı bir oda gibi. Havasız. Işıksız.
Mutluluk artık yüksek sesle aranmıyor. Mutluluk doğal halinden teknolojine kaymış durumda
Ne bir çığlık var ne de bir itiraz. Üzüntü içe çekiliyor, bastırılıyor. İnsanlar üzülüyor ama bunu kimse duymuyor veya duymak istemiyor. Çünkü acı, bağırdığında değil; sessizleştiğinde tehlikeli.
Sanat Sokağı’nda insan trafiğinin yoğun olduğu saatlerde oluşan manzara, soğuğa rağmen gözyaşlarına teslim olmuş Yeşilçam filmlerindeki finalleri andırıyor. Kafelerde ise aynı yüzler, aynı bakışlar… Isınmak için tutulan fincanlar değil, birbirine temas etmeyen hayatlar. Tüm bu görüntüler, yaşananların gerçekten hissedilip hissedilmediğini sorduruyor insana.
Bir zamanlar gençlik enerjisinin hiç tükenmeyeceğine inananlar, bugün başkalarının kendileri gibi düşünmediğini fark ettiklerinde büyük bir boşluğa düşüyor. Aynı müzikleri dinlemenin, aynı hayalleri kurmak anlamına gelmediğini geç öğreniyorlar. Bu fark ediş, ilişkileri sessizce aşındırıyor; hayatları başka yollara savuruyor. Medyaya yansıyanlar, bu kırılmanın yalnızca görünen kısmı.
Elbette küresel krizler, ekonomik sıkışmışlık, gelecek korkusu var. Ama mesele sadece bunlar değil. İnsanlar mutsuz. Bunu artık rakamlar değil, yüzler söylüyor. Toplu taşımada omuz omuza ama birbirine uzak duran insanlar… Sokak aralarında, kafelerde, duraklarda aynı bakış: Yorgun, dalgın, biraz eksik. Herkesin sırtında görünmeyen bir yük var; hayata tutunma mücadelesi, yalnızlık, gelecek kaygısı, değersizlik hissi… Üst üste binmiş, ağırlaşmış.
Cep telefonlarının içindeki uygulamalara umut bağlayanlar, günlerini oyalayarak geçirirken; eski mahalleleri, uzun sohbetleri, kapısı çalınmadan girilen dostlukları yaşamış olanların ne kadar şanslı olduğu daha iyi anlaşılıyor. O zamanlar insan, yalnız kalmazdı. Şimdi ise kalabalıkların içinde kayboluyor.
En acısı da şu: Kimse kimseye gerçekten dokunmuyor. “Nasılsın?” sorusu, içi boş bir nezakete dönüşmüş durumda. Cevap beklenmiyor. Anlatmak isteyen susuyor, dinlemek istemeyen çoğalıyor.
Oysa insan, anlaşılmadığında daha çok yoruluyor. Güçlü görünme zorunluluğu, çağın insana yüklediği en ağır yüklerden biri. Herkes ayakta durmaya çalışıyor ama kimse yere oturup biraz soluklanmaya cesaret edemiyor.
Belki de bu çağın asıl yoksunluğu mutluluk değil, şefkat. Biraz yavaşlamak, biraz daha az yargılamak, biraz daha dikkatle bakmak… Bunlar büyük çözümler değil. Ama insanı hayatta tutan şeyler, çoğu zaman bu küçük temaslar.
Çünkü herkesin içinde sessizce yorulan bir taraf var.
Ve bazen, sadece görülmek bile insanı biraz iyileştiriyor.
Ve biz bunun adına şimdilik “Mutluluk” diyoruz.