Eserinizle Gurur Duyabilirsiniz!
Abdullah Ergün
İstanbul Güngören’de iki grup çocuk arasında çıkan bir kavga… Gerekçe: “Yan bakma.” Sonuç: 17 yaşında bir çocuk toprağın altında, 15 yaşında bir çocuk cezaevi yolunda. Bu ülkede artık cinayet haberleri bile kısa sürüyor; çünkü alıştık. Ama asıl alışmamamız gereken şey, bu cinayetin sebebi.
“Yan bakma” bir kavga nedeni değildir. “Yan bakma”, bir toplumun zihinsel iflasının kısa adıdır.
Normal şartlarda bu yaş grubu hayata tutunur, geleceğini planlar, hayal kurar. Bizim çocuklarımız ise bir bakışı tehdit, bir omuz çarpmasını savaş ilanı, bir balkondan bakılmasını ölüm sebebi sayıyor. Bu bir anlık öfke değil; bu, yıllardır adım adım inşa edilmiş bir şiddet kültürünün doğal sonucudur.
Peki bu noktaya nasıl geldik?
Önce ekranlardan başladık. Mafyayı, kabadayılığı, “delikanlılığı” parlatan dizilerle şiddeti meşrulaştırdık. Okul dizilerinde zorbayı kahraman, suça bulaşanı “cool” yaptık. Ardından sosyal medya geldi. Küfür normalleşti, tehdit dil oldu, şiddet “izlenme” uğruna içerik hâline getirildi. Çocuklar rol model olarak bilim insanını değil, silah tutan fenomenleri seçti.
Sonra eğitim sistemi çöktü. Öğretmenin sınıfta otoritesi kalmadı. Disiplin kelimesi neredeyse yasaklı hâle geldi. Öğretmen sesini yükseltse veli şikâyet ediyor, öğrenciye sınır çizse “psikolojisi bozuluyor” deniliyor. Ama aynı çocuk okul çıkışında bıçak taşıyorsa, orada kimse yok.
Okul–öğrenci–veli üçgeni bir eğitim alanı olmaktan çıktı, bir kısır döngüye dönüştü. Öğretmen yalnız bırakıldı, okul etkisizleştirildi, çocuk başıboş kaldı.
Aile mi? O da başka bir facia. Çocuğun elindeki sigarayı “gençlik hevesi” diye geçiştiren, uyuşturucuyu “bizim çocuk yapmaz” diye görmezden gelen bir ebeveyn profili var. Sigara masumlaştı, alkol sıradanlaştı, uyuşturucu sokakta değil okul önünde satılır oldu. Okula sadece anne-baba istiyor diye giden, aklı başka yerlerde olan bir kuşak yetişti.
Bugün o kuşak karşımızda. Ellerinde bıçak, ceplerinde tabanca. Gerekçeleri ise utanç verici: “Yan baktı”, “omuz attı”, “arkadan baktı”, “tipini beğenmedim”.
Yıllar önce “Mavi Balina” gibi uygulamalarla çocuklara “kendini balkondan at” diyen sanal canavarları izledik. 142 genç” Mavi Balina” oyunu nedeniyle intihar etti. Bir neslin, kendi iradesinden çok ekrandan gelen emirlerle hareket etmeye başladığını gördük. Sustuk. Şimdi o ekranların yerini sokak aldı; emirler değişti, sonuç değişmedi.
Bu tablo bir tesadüf değil. Bu, yıllardır süren ihmalin, sorumluluktan kaçışın ve “bana dokunmayan yılan” anlayışının eseridir.
Kimse masum değil. Ne medya, ne eğitim sistemi, ne aile, ne de susmayı tercih eden toplum. Bugün 17 yaşında bir çocuğun mezarına bakıp hâlâ “ama bizim zamanımızda da kavga olurdu” diyorsanız, büyük resmi kaçırıyorsunuz.
Bir zamanlar her eve gazete girerdi, dergi girerdi, kitap girerdi. Bugün gelinen nokta ile o günler arasındaki uçurumu görmek için derin analizlere gerek yok. Okumayan, düşünmeyen, kendisine katkı sunacak hiçbir etkinlikle bağı kalmayan; hayatı sanal âlemden ve uygulamalardan gelen talimatlarla yaşayan bir gençlik var karşımızda. Ekrandan gelen her sözü gerçek, her yönlendirmeyi emir sayan bu kuşağın yaşadığı sorunların kendiliğinden sona ereceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü okuma kültürünü kaybeden bir toplum, yalnızca kelimeleri değil; muhakemeyi, sabrı ve vicdanı da kaybeder.
Kendi düşüncelerini kılık kıyafet üzerinden dayatıp karşı tarafa “işte ben buyum” mesajı verenler, içinde bulundukları yaşın onlara doğal olarak tanıdığı geçici ayrıcalıkları mutlak bir güç sanıyor. Oysa bu yaşın sağladığı kontrolsüz özgürlük hissi ortadan kalktığında, kendi iradesinden geldiğini sandığı o davranışların aslında kendisine ne kadar ağır bedeller ödettiğini acı şekilde anlayacaktır.
Bizim zamanımızda kavga olurdu, ama “yan bakma”dan cinayet çıkmazdı.
Ortaya çıkan eserle gurur duyabilirsiniz. Çünkü bu tabloyu birlikte yaptık.
Ve en acı tarafı şu: Bu, son olmayacak.