Abdullah Ergün

Bak Şu Çılgının Yaptığına!

Abdullah Ergün

Birleşmiş Milletler, 24 Ekim 1945’te, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçları üzerine kuruldu. Kurucu vizyon liberal kurumsalcıydı: Uluslararası barış, çok taraflı kurumlarla sağlanacak; hukukun gücü, devletlerin çıplak güç kullanımını sınırlayacak; egemenlik ilkesi evrensel normlarla dengelenecekti. İnsan hakları, kolektif güvenlik ve eşitlik söylemi bu idealin temel sütunlarıydı.

Ancak aradan geçen on yıllar, bu idealin pratikte sürekli olarak geri çekildiğini gösterdi. Birleşmiş Milletler ’in tarihi, liberal barış vaadi ile realist güç siyaseti arasındaki derin çatlağın tarihidir.

Uluslararası ilişkilerde realizm, devletlerin temel motivasyonunun güvenlik ve çıkar maksimizasyonu olduğunu söyler. Bugün Birleşmiş Milletler’e baktığımızda, özellikle Güvenlik Konseyi yapısıyla bu tezin fazlasıyla doğrulandığını görüyoruz. Konsey, büyük güçlerin çıkarlarını dengeleyen değil, çoğu zaman bu çıkarları meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.

Filistin meselesi bunun en çıplak örneği. İsrail’in yıllardır süren işgal, abluka ve sivil ölümleri karşısında Birleşmiş Milletler etkisizdir. Sorun hukuki değil, yapısaldır. ABD’nin veto gücü, insan hakları ihlallerini uluslararası yaptırımdan fiilen muaf kılan bir kalkan işlevi görmektedir.

Benzer bir tablo Venezuela’da karşımıza çıkar. ABD’nin bu ülkeye yönelik müdahaleci tutumu, demokrasi ya da özgürlük söylemiyle değil; enerji kaynakları, bölgesel hegemonya ve jeopolitik nüfuz arayışıyla açıklanabilir. Donald Trump’ın “Venezuela’nın petrolüne ihtiyacımız var” sözleri, uluslararası siyasetin kural koyucu değil, çıkar temelli yürüdüğünü açıkça itiraf etmiştir. Venezuela’dan sonra Kolombiya, Meksika, Küba ve İran’ın adının aynı söylemlerle anılmaya başlanması tesadüf değil. Dünyayı şaşkına çeviren, diplomatik teamülleri hiçe sayan açıklamalarla yeni bir gerilim haritası çiziliyor. Amaç barış değil; önceden uyarı vermek değil, gözdağı vermek. “Hazırlıklı olun” mesajı, müttefiklere güven telkini değil, hedef ülkelere açık bir tehdit niteliği taşıyor. Bu dil, krizleri çözmekten çok derinleştiriyor; dengeleri korumaktan çok bozuyor.

Buna rağmen Birleşmiş Milletlerin sessizliği, kurumun tarafsız bir hakem değil, küresel güç hiyerarşisinin pasif bir uzantısı hâline geldiğini göstermektedir.

ABD’nin “barış getirme” iddiasıyla girdiği Vietnam’da yaşadığı askerî başarısızlık, John Rambo gibi Hollywood karakterleri üzerinden bir zafer anlatısına dönüştürüldü. Gerçek yenilgi, sinema perdesinde kahramanlığa çevrildi. Afganistan ve Irak’ta yaşanan fiyaskolar sonrası ABD dış politikasını gözden geçirmek zorunda kaldı; ancak bu sorgulama dünyayı daha güvenli bir yere taşımadı. Aksine, İsrail’le birlikte küresel belirsizliği derinleştiren bir çizgiye evrildi.

Birleşmiş Milletlerin bu süreçler karşısındaki edilgenliği, üye ülkeler arasında ciddi bir meşruiyet çatlağı yarattı. Kurum, kriz çözen değil, krizleri yöneten bir vitrine dönüştü.

Bu noktada eleştirel ve Marksist yaklaşımlar daha derin bir okuma sunar. Bu düşünceye göre Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar, küresel kapitalist sistemin sürekliliğini sağlamak üzere işlev görür. İnsan hakları ve demokrasi söylemi, merkez ülkelerin çevre ülkeler üzerindeki ekonomik ve siyasal tahakkümünü meşrulaştıran ideolojik araçlara dönüşür. Enerji kaynaklarına sahip ama sisteme uyumsuz ülkeler “tehdit” ilan edilirken, müttefiklerin çok daha ağır ihlalleri görmezden gelinir.

Bu çifte standart yeni değildir. ABD’nin Kızılderili halklarına yönelik tarihsel soykırımı, zamanla Hollywood aracılığıyla bir “medeniyet” anlatısına dönüştürülmüştür. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı tam da bunu anlatır: Egemenlik yalnızca zorla değil, rıza üreterek kurulur.

1968 kuşağının Paris’te başlayıp dünyaya yayılan anti-emperyalist itirazları ve Türkiye’de 6. Filo’ya karşı yükselen tepkiler, bu hegemonik anlatıya karşı ilk büyük kitlesel kırılmalardı. Bugün o itirazın neden hâlâ güncel olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Sonuç olarak Birleşmiş Milletler, teoride liberal bir barış projesi; pratikte ise realist ve kapitalist güç ilişkilerinin gölgesinde işleyen sınırlı bir kurumdur. Bu çelişki çözülmedikçe, “uluslararası hukuk” ve “küresel yönetişim” kavramları güçlü devletlerin çıkarlarını maskeleyen süslü sloganlar olmaktan öteye geçemeyecektir.

“Nobel Barış Ödülü benim hakkımdı” diyen Donald Trump’a, olsa olsa “dünyayı ateşe atan lider” unvanı yakışır. John Wayne filmleriyle büyüyen, Vietnam’da yenilip Rambo’yla kazandığını sanan bir zihniyetin, sabah uyanıp “Bugün hangi ülkeye saldırsak?” diye sorması tesadüf değildir.

Dünyayı ateşe atacak bir çılgın eksikti.
O da tamamlandı.
Dünyaya hayırlı olsun.

Yazarın Diğer Yazıları